İçindekiler
Dergi Arşivi

İhracatımızı Artırabileceğimiz, Zekâyı Ürüne Dönüştürebileceğimiz Sanayi Ve Teknoloji Politikaları Geliştirmeliyiz

Prof. Dr. Murat YÜLEK / İstanbul Ticaret Üniversite Öğretim Üyesi

 

Teknoloji politikalarını konuşmadan önce dilerseniz yazılarınızda sıklıkla işlediğiniz sanayi politikalarını konuşalım. Sanayi politikası ya da sanayileşme politikası nedir?

Öncelikle şunu ifade edeyim; “sanayileşme politikaları” ile “sanayi politikaları” aynı şey değildir. Biz “Türkiye’de şu kadar işgücü var, bunları bir şekilde sanayiye aktaralım” dersek bu bir sanayileşme politikasıdır. Ancak biz “Türkiye’de belirli sanayilerin birtakım sebeplerden ötürü desteklenmesini ve gelişmesini istiyoruz” dersek bu bir sanayi politikasıdır. İkisinde de kaynak aktarımı olmasına rağmen ikincisinde daha spesifik bir kaynak aktarımı vardır.

Sanayi politikası en genel ve kısa tanımı ile sektör seçimidir. Tarihsel sürecine bakarsak; sanayileşmenin başlarında, mesela 1850’lerde, dünyada “şu sektörü seçmeliyiz” düşüncesi hemen hemen yoktur. Zaten o zaman sanayileşmenin alanları az çok bellidir. Örneğin 1900’lerin başında sanayi için içten yanmalı motor çok önemlidir. Veya öncesine gidersek elektrik motoru, buhar makinesi veya yine o dönemlerde tekstilin makineleşmesi... Sanayi alanları bunlardır. Belki o zaman da sektör seçiminden söz edilebilir, ancak o zaman zaten sanayileşebilecek o kadar az sektör var ki “ben sanayileşeyim” dediğiniz zaman o sektörleri seçmekten başka şans yoktur. Bugün ise durum farklıdır. Bugün sanayi alanı, malum çok geniş... Bu alanların içinden “hangilerini seçersek kamusal faydası daha çok olur” sorusunu sorduğumuz zaman bir çerçeve oluşturma noktasına geliyoruz. Yani bir sektör seçilecekse neye göre seçilecek? Çünkü o sektörü seçtiğimiz zaman birtakım kamu kaynaklarını buraya yöneltiyoruz. Bir alanı seçiyoruz ama bunu hangi çerçeve ile seçiyoruz? Örneğin tıbbi cihaz sektörünü seçmek geliyor aklımıza değil mi? Niye sağlık alanı geliyor da içecek ya da kâğıt endüstrisi gelmiyor? Burada bir takım kriterler var. Yani gelişigüzel değil, “sağlık çok önemli o halde sağlığı seçeyim” diye değil. Neden sağlık, neden malzeme, neden enerji, neden motor, neden uzay dediğimiz zaman bazı temalar, bazı kriterler var. O kriterleri belirlemek gerekir. Bu kriterleri kullanabilirsek bütünleştirici bir çerçeve oluşturabiliyoruz. Zaman içinde bu kriterlerin kimi önemsiz hale gelebilir, o zaman dinamik olarak o sektörü düşürüp başka bir sektörü desteklemek gerekir.

Bu kriterler nelerdir?

Kriterlerden biri “pozitif dışsallıktır”. Tercih edilen sektörün sağlayacağı pozitif dışsallık... Örneğin elimizde bir miktar kaynak var. Bu bir miktar kaynağı yatırmak için iki sektör alternatifimiz var. Diyelim ki biri parasal olmayan pozitif dışsallıklar üretiyor, diğeri üretmiyor. Mesela gazoz sektörünü destekleyerek senelik 100 bin şişelik üretimi 200 bin şişeye çıkarabiliriz. Bu kadardır. Öte yandan diğer tercih olan gemi sanayine yatırım yaptığımızı düşünelim. Bu sektörde motor alanında görev alan bir mühendis, burada öğrendiği bilgiyi yeni bir fikirle “bunu şöyle yapsak daha verimli olabilir” diyerek otomotiv sektöründe uygulayabilir. Ya da diyelim ki bir sektörü destekleme kararı aldınız, desteği uygulamaya geçirdiniz ancak sonuç istenileni vermedi, başarısız oldunuz. Ama hiç umulmadık bir şey olabilir, buradaki deneyim bambaşka bir sektörde size büyük açılımlar, gelişimler sağlayabilir.

Bir diğer kriter de “öğrenme kapasitesidir”. Örneğin (hep gazoz örneğinden gidiyorum) gazoz her dönem vardır. Farklı tatlar, aromalarla da olsa. Değişmez ve size fazla bir şey öğretmez. Ancak mesela malzeme öyle değildir. Gemi, genetik, enerji gibi sektörler öğrenmenin çok fazla olduğu, hâlâ yapılması gereken şeylerin çok fazla olduğu sektörlerdir. Eğer doğru sektörü seçer, doğru sektörlere yönelirseniz insanlarınızın ve işletmelerinizin öğrenmesini sağlarsınız ve bu yolla mukayeseli üstünlüğü ele geçirirsiniz. Örneğin Güney Kore teknoloji geliştirme işini öğrenmiştir. O yolda epey bir mesafe kat etmiştir.

Aynı zamanda seçtiğiniz sektörün ithalatı engelleme kapasitesi olmalı… Mesela İngilizler bu konuya son zamanlarda kafa yormaya başladılar. Meclislerindeki tartışmalardan biri de bu. Kamu alımlarına dikkat etmeliyiz diyorlar. “İhracatımız 300 milyar pound, yaptığımız satın alma ise 400 milyar pound” diyen İngiliz Meclisi, bu 400 milyar pounddan kendi şirketlerini nasıl faydalandırabileceğinin hesabını yapıyor. Türkiye’de kamu alımlarında büyük bir dağınıklık söz konusu. Örneğin bir belediye çıkıp Türkiye’de ürettiğimiz, üretebileceğimiz bir raylı sistem ürününü yabancı üreticilerden almakta bir beis görmüyor veya yabancıların istediği gibi şartnameler yazılabiliyor.

Sanayileşme ve sanayi politikaları uygulamak niçin önemlidir? Sanayileşmeden kalkınma olmaz mı?

Ülkelerin gayri safi milli hâsılaları içinde hizmet sektörünün payının arttığını görsek de bu, sanayinin önemini kaybettiği anlamına gelmiyor. ABD için bakarsak ABD dünyanın en büyük sanayi katma değeri üreten ülkesidir. Ama biz “Amerika’da sanayi yok” diyebiliyoruz. Pasta çok büyüyünce pay küçülüyor ama o küçük payın bile mutlak değeri yine yüksek. Geliştikçe sanayi azalıyor ama dış ticarete bakıldığı zaman şu anda en büyük pay sanayinindir. Dünya ticaretinin en büyük kalemi hemen her ülkede, kimisinde yüzde 70 kimisinde yüzde 90 olmak kaydıyla, sanayi ürünüdür. Japonlar bunu çok önceden görerek sanayi ile dış ticareti birleştirmiş (Ministry of International Trade and Industry). Japonlar ülkeleri ticarete açıldığında kaynakları sınırlı küçük bir ada ülkesi olduklarının bilinciyle hareket ettiler. Sadece pirincin ve biraz da kömürün üretildiği bir ülke... İthalat yapması gerekiyor. Dünyanın çok üreten ülkeleri de, üretim fazlaları olduğundan, illa ki mallarını satacak… Japonlar çok basit bir mantıkla, “dışarıdan sürekli bir şeyler alıp da karşılığında vermeden olmaz, yoksa batarız” diyerek dış ticaret fazlası vermeye odaklanmışlardır. Onu da şunu söyleyerek yapmışlardır: “Sanayide girdiyi ithalat edeceğim. İthal ettiğim sanayi girdisini üzerine katma değer koyarak öyle bir aritmetikle yurtdışına satmam gerekir ki benim toplam ithalatımı karşılasın.” Rakamlarla gidersek; toplam 100 liralık ithalat…(40 lira iç tüketim için, 60 lira sanayi girdisi için) “Söz konusu 60 liralık girdinin üzerine katma değer koyarak bunu 110 lira olarak yurtdışına fatura edeceğim.” Bütün enerjilerini, düşüncelerini ticaret fazlası vermeye yoğunlaştırmışlar. Biz maalesef bunun farkına varabilmiş değiliz. Biz dış ticaret açığının sebebini enerjiye yüklüyoruz ama Allah bize petrol vermemiş. Biz enerji için harcadığımız parayı gene harcayacağız. Bizim ithalatımızdan daha fazla ihracat yapmaya odaklanmamız lazım.

Sanayinin bir önemli tarafı daha var. Biz haklı olarak iç taleple büyümeyelim diyoruz. Çünkü zaten tasarrufumuz az. Büyümeyi iç tüketimle gerçekleştirmek o tasarrufu daha da daraltmak demek. Biz ABD değiliz, paramız onunki gibi geçerli değil. Mal alayım karşılığında para basıp vereyim. Yok… Net ihracatla büyümemiz gerekli. Bunu yapabilmemiz için sanayi kesimimizin ihracatçı olması gerekir. Yani yurtiçine 100 liralık fatura kesiyorsa işletme, en azından yurt dışına da 100 liralık fatura kesmesi gerekir. Sanayi politikasının bir yönü de burasıdır. “Hangi sanayi ürünleri benim ihracatımı olumlu etkiler?” Bu da bahsettiğimiz kriterlerden biridir.

Ülke olarak şu anda hangi sektöre, hangi teknolojilere yönelebiliriz mesela? Bir örnek verebilir misiniz?

Mesela sağlık cihazları sektörü. Bunu gazetede de yazdım. Türkiye de dâhil ülkelerin büyük bölümü bu teknolojilerin tüketicisi bugün. Çok az sayıda ülke bu teknolojileri geliştiriyor ve dünyaya satıyor. Türkiye muhakkak sağlık cihazları alanına girmelidir. Türkiye bu alanda teknoloji geliştiren ülkeler arasına girmelidir.

Bu tür katma değerli sektörlerin geliştirilmesi Türkiye’nin kişi başına gelirinin yükseltilmesi için gereklidir. Bir de ülkemizin ihtiyacı olan bu ekipmanları yüksek maliyetlerle temin etmek yerine rekabetin artırılarak maliyetlerin düşürülmesi şarttır. Çünkü bu tip ekipmanlar, üretim maliyetlerinin çok üzerinde satılmakta.

Bilim ve teknoloji politikalarına gelecek olursak…

Bilim, teknoloji illa ki üzerinde önemle durulması gereken alanlar, ama bundan önce bir eşik atlayabilmek için sanayi politikalarını uygulayabilmek lazım. Başka ülkelerin (ihtiyaçlarından doğan) soru ve sorunlarına cevap olarak bulduğu çözümler bizim çözümümüz olmayabilir. Bir seviye üstümüz olan sanayileşmiş ülkelerin bilim ve teknoloji politikaları uygulaması daha mümkünken, bizim öncesinde sanayi politikasını uygulayamadan inovasyon yapabilmemiz pek mümkün değildir.

Büyük olmak için önce üretmek sonra satmak gerek. Başkalarına ait tasarımları, hammaddeleri, parçaları birleştirmekle bunu beceremeyiz. Kısa dönemde ihracatımızı artırabileceğimiz, fikirlerimizi ticarileştirebileceğimiz, zekâyı ürüne dönüştürebileceğimiz sanayi ve teknoloji alanlarında çalışmaya başlamalıyız. Kurtuluş yollarımızdan birini üniversitelerimizin şirketlerin Ar-Ge merkezi olarak çalışır hale gelmesinde görüyorum.

Türkiye’de şirketler pek Ar-Ge yapmıyor? Bunun sebebi nedir?

Muhtemelen yeterli farkındalıkları yok. Ya da bir zihniyet meselesi diyelim. Ar-Ge kârlılığı artıran istihdam getiren bir meşgaledir. Bugün Ar-Ge’nin önemini tartışmak herhalde abestir. Çinli Telekom şirketi Huawei 5 milyar dolar Ar-Ge yapıyor. Onunla aynı ciroyu yapan Koç’un Ar-Ge’si 200 milyon dolar. Bu bize her şeyi anlatıyor.

Bilim ve teknolojide uluslararası işbirlikleri, projeler önemli midir?
Bunlar rekabeti artırma, dünyayı tanıma, bilme adına önemlidir. Ancak bizim gelişmişlik düzeyimize uymayan, yüksek bütçeli katkı paylarının ödendiği, yatırdığımızı alamadığımız ve etkilerinin yeterince ölçümlenemediği işbirliklerine çözüm olarak bel bağlamamak lazım.

Ekonomik faydasının yanında ülkemizin uzmanlarının görev almasına olanak sunacak işbirlikleri ile ülkemizin talep ettiği belli alanlarda araştırmalar oluşturabilecek uluslararası ortamlarda yer almak çok önemlidir.

Sizce sanayi ve teknoloji politikalarında bürokrasinin ya da uzmanların nasıl bir görevi olmalıdır, son olarak bu konuda bilgi verir misiniz?

Kamu politikalarının tasarımı ve uygulanmasında çalışacak bir uzmanı, iyi tasarlanmış ve planlanmış gönüllülük esasına dayalı bir rotasyona tabi tutarak, etkili bir iletişim kanalını kurabilecek, süreçteki tüm etkilenenleri daha iyi anlayabilecek, ihtiyaç duyduğu noktalarda kimlerin muhatap olduğunu bilecek bir uzman haline dönüştürebiliriz. Bu bürokratlar ya da uzmanlar doğru tasarımların geliştirilmesi, doğru uygulamaların yapılmasında önemli görevler üstlenmelidir.

Japonya’da sık sık kullanılan bir terimdir “elit bürokrasi”. Bunlar ekonomik savaşta teknolojiyi geliştirmeye odaklanan şirketlerini yukarılara çıkartan adamlardır. Japon tecrübesine bakarsak tasarım ve uygulama kısmının ikisinde de bürokrasinin anahtar olduğunu görüyoruz. Japon bürokrasisi sektörle birlikte çalışmıştır. Sektör sektör takip etmişlerdir. Her sektörün dairesini kurmuşlar. Sloganlar belirlemişler: “Avrupa’yı geç”, “Amerika’yı geç”, “Güçlü ordu, güçlü ülke” gibi…

Değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.