İçindekiler
Dergi Arşivi

Artan Gıda Talebi, İleri Tarım Teknolojileri ve Sürdürülebilirlik

Umut DEMİRTAŞ / Sanayi ve Teknoloji Uzmanı (Sanayi ve Verimlilik Genel Müdürlüğü)

 

Günümüzde gıdanın adaletsiz dağılımı ve israf gibi çok önemli iki sorunun da katkısıyla dünyada 800 milyonun üzerinde insan açlık çekiyor, neredeyse aynı miktarda insan ise aşırı kilolu. Tahminlere göre dünyada üretilen gıdanın %33’ü ila %50’si arasındaki bir oranı çöpe gidiyor. Bu miktardaki gıdanın üretimi için Çin’in yüzölçümüne denk bir alanın tarıma açılmış olması gerekiyor ve bunun doğa ve insanlar üzerindeki olumsuz etkilerine de ilave bir yük olarak katlanılıyor. Ayrıca israf edilen bu gıdanın üretiminde kullanılan ve toplam dünya tüketiminin %25’ine denk gelen miktardaki temiz su boşa harcanmış oluyor, ortaya çıkan sera gazları ise toplamda ABD ve Çin’in salınım miktarlarından sonra üçüncü sırada yer alacak kadar yüksek.

Durum bu iken Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun tahminlerine göre 2050 yılında dünya nüfusu 10 milyara yaklaşacak ve gıda arzının %70 oranında artması gerekecek. Bu artışın sağlanmasının önündeyse arazinin sınırlı olması, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri, temiz suya olan talebin giderek artması, enerji fiyatları ve arzındaki belirsizlikler, şehirleşmenin emek arzına etkisi ve çiftçilerin yaş ortalamasının giderek artıyor olması gibi bazı engeller bulunuyor. Arz yönlü bu unsurlar yanında gelecekte tarımsal üretimi etkilemesi beklenen talep yönlü bir unsur da küresel tüketici alışkanlıklarının ne yönde seyredeceği olacak. Gıda arzının git gide artan talebi tüm bu kısıtlar altında nasıl karşılayabileceği, insanlığın geleceğine dair küresel boyutta ve yaşamsal önemde bir sorun. Bu soruna dönük sıkça dile getirilen bir çözüm önerisi ise tarımsal üretimde yeni teknolojilerin yaygın bir şekilde kullanılması yönünde.

Ancak teknolojinin açlık sorununa bir çare olarak sunulması yeni bir şey değil. 50’lerin sonlarından başlayan ve yeni tohumlar, kimyasallar ve gelişmiş makinelerle simgelenen endüstriyel tarım döneminde de aynı vaatler söz konusuydu. Endüstriyel tarım, hem nüfusla birlikte artan gıda talebine yanıt veren hem de ölçek ekonomileri sayesinde kârlılığın devam etmesini sağlayan teknolojik bir ‘sihirli değnek’ olarak görülmüştü. Gerçekten de bu tarım yaklaşımının hastalığa dayanıklı ürünlerin sağlanması, böceklerle oluşabilecek zararların en aza indirilmesi, toprağın nadasa bırakılmadan ürün vermeye devam etmesi, insanların her mevsim ürünlere ulaşabilmesi, dünyanın farklı yerlerinden ürünler tadabilmeleri, eti eskisine göre daha çok tüketebilmeleri gibi birçok görünür yararı sayılabilir. Tarımsal üretimi köklü bir dönüşüme uğratan endüstriyel tarımın olumsuz etkileriyse çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Bu olumsuz etkiler, çevreyi koruyarak kısıtlı kaynakları gelecek nesillere aktarmak, ekonomik olduğu kadar toplumsal hedefleri de gözetmek olarak özetlenebilecek ‘sürdürülebilirlik’ yaklaşımından bir hayli uzaklaşıldığını göstermiştir.

Söz konusu olumsuzlukların başında endüstriyel tarımın insan sağlığı üzerindeki etkileri geliyor. Üretimi gerçekleştiren çiftçiler, kırsal kesimde yaşayanlar ve her hâlükârda tüketici durumundaki tüm insanlık, bu etkilere açık durumda. Örneğin yoğun bir şekilde kullanılan pestisitler ve herbisitler, akut zehirlenmeler ve uzun vadede ortaya çıkan kronik rahatsızlıklarla ilişkilendiriliyor. Tarımda kullanılan kimyasal gübreler, topraktan yer altı sularına geçerek su kaynaklarını kirletiyor. Endüstriyel tarım çoğunlukla işlenmiş gıda sektörüne girdi sağlama amacına yönelirken, bunlar mısır örneğinde olduğu gibi sağlıksız gıdalara dönüşerek sağlık sorunlarının bir parçası oluyor. Doğal döngüleri kesintiye uğratan GDO’lu ürünlerin sağlığa etkileri göz ardı ediliyor. Hayvancılıkta antibiyotiklerin aşırı kullanımı antibiyotik direncinin artmasına katkı sağlıyor, ayrıca ortaya çıkan büyük miktardaki gübre su kaynaklarını kirletiyor. Tarım arazileri ve kırsal alanlar da olumsuz etkilerden nasibini almakta. Tarlaya bir tek ürünün ekildiği monokültür (yalın ekim) uygulaması tarlayı hastalıklara daha açık hale getirirken toprağı da tüketerek verimini düşürüyor ve kimyasallara olan ihtiyacı artırıyor. Esasen kimyasal gübreler de kısa vadede verimi artırmakla birlikte daha sonra doğal verimi düşürerek kısır döngüye yol açıyor. Yıllık ürün alınan, hasatla ekim zamanı arasında boş kalan tarlalarda kuraklık direnci düşüyor. Yine monokültür uygulaması toprak kalitesini düşürerek erozyona yol açıyor. Hem monokültür uygulamasının hem de kimyasalların katkısıyla ekosistem giderek bozuluyor ve biyo-çeşitlilik kaybediliyor. Bu şekilde ekosistem içinde gerçekleşen ve tarımda ihtiyaç duyulan örneğin tozlaşma gibi kimi hadiseler ortadan kalkıyor. Endüstriyel tarım ölçeğin büyümesini gerektirip orta ölçekli çiftlikleri ortadan kaldırıyor, üreticiyle tüketici arasında aracıların oluşmasını sağlıyor, çiftçileri bir yandan kimyasal girdilerin diğer yandan işlenmiş gıdanın tüketicisi haline getirerek tarımsal sistemin dışarıya bağımlı olmasına yol açıyor.

Elbette bu türden olumsuz etkilerden kaçınmak ve sürdürülebilirliği sağlamak adına bazı alternatif yaklaşımlar da geliştirildi. Endüstriyel tarımdan ve onun başat unsurları olan muhtelif tarımsal girdilerden uzak durma derecelerine göre farklılaşan içerikleriyle, iyi tarım uygulamaları, permakültür, organik tarım ve geleneksel tarım gibi çeşitli uygulamaların ortak noktasıysa tarımsal sistemi bir bütün olarak ele almaya ve farklılaşan yöntemlerle de olsa bütüncül bir bakışla yönetmeye çalışmak.

Teknolojik olana değil de doğal olana daha yakın olmayı savunan bu uygulamaların varlığı sürdürülmeye ve yaygınlaştırılmaya çalışılırken, endüstriyel tarım cephesinde de sebep olunan bazı olumsuzlukların farkına varıldı. 90’larla birlikte başlayan Hassas Tarım döneminde endüstriyel tarım, yine zamanın ileri teknolojisiyle yürütülmesine karşın, tarımsal girdi kullanımını azaltması açısından sürdürülebilirliğe bir adım daha yaklaştı. Hassas tarımda uydu görüntülerinden, o dönem kullanıma açılan GPS çıktılarından ve bilişim olanaklarından yararlanılarak, tarımsal girdilerin rasyonel kullanımıyla hassas ölçümlerle gözlemlenen değişimlere göre tarlalarda sadece gerekli müdahalelerin yapılması amaçlanmaktaydı. Endüstriyel tarımın bu döneminde girdi optimizasyonu ve verimin artırılmasında bir basamak daha atlanmış olmakla birlikte, tarımsal üretimin tüm unsurlarının bütünsel olarak ele alınabilmesi için günümüzdeki teknolojik gelişmelerin kaydedilmesi gerekti. Endüstriyel tarımın geldiği bu yeni teknolojik nokta, imalat sanayinde yaşanan gelişmelere atıfla ve bu alandaki gelişmelerin tarıma transferini vurgular şekilde Tarım 4.0 adıyla ya da tarımın doğa olayları ve biyolojik etmenlerle bağlantılı bir üretim olmasından ve böylece imalat sanayinden ayrışmasından ötürü, Akıllı Tarım gibi isimlerle de anılıyor.

İmalat sanayinde kullanılan teknolojilerin tarihsel seyrini irdelediğimizde sırasıyla buharlı makinalar ve mekanizasyon, elektrikli makinalar ve montaj hatlarında uzmanlaşma, elektronik makinalar ve artan otomasyonun son iki yüzyılda yaşanan devrim niteliğinde gelişmeler olduğu görülebiliyor. Günümüzde ise siber-fiziksel sistemler ve nesnelerin interneti gibi kavramlarla simgelenen yeni bir dönüşüm yaşanmakta. Siber fiziksel sistemlerin etraflarındaki fiziksel dünyayı görüntü, ısı, basınç, kızılötesi vb. algılayıcılarla ‘kavrayabilmeleri’ ve siber dünyaya taşıdıkları bu bilgileri ağ üzerinden birbirlerine iletebilmeleri üretim süreçlerinde doğrudan ve yerinde insan müdahalesi gereğini azaltıyor, kimi uygulamalardaysa tamamen ortadan kaldırabiliyor. Akıllı fabrikalar, akıllı ürünler, gelişmiş malzemeler, eklemeli üretim, robotik, büyük veri, yapay zekâ, bulut bilişim ve analitik yazılım da bu süreçte sıkça duyduğumuz kilit önemde diğer kavramlar olarak önümüze çıkıyor. Özetle imalat sanayinde fiziki sermaye unsurlarının giderek akıllı ve bağlantılı hale geldiği, veri toplayıp yorumladığı bir süreç yaşanmakta. Tarımsal üretim de sanayi kesiminde yaşanan tüm bu gelişmelerden payını alıyor.

Endüstriyel tarımın 2010’larda başladığı kabul edilen Akıllı Tarım dönemi, esasen üretimin hassas tarımdan bağlantılı ve bilgi tabanlı tarıma evrilmesini ifade ediyor; hassas tarım uygulamalarının üzerine akıllı ağlar ve veri analizi araçları da ekleniyor. Sahadaki donanım, üretim girdileri ve tarıma özgü iklim koşulları gibi kimi etmenlerin tek bir noktadan izlenebilmesi ve merkezden kontrol edilebilmesi olanaklı hale gelmiş bulunuyor. Algılayıcıların ve işlemcilerin çeşitlenmesi ve ucuzlamasının, makine ve ekipmanın bunlarla donatılmasının ve GSM iletişim altyapısının gelişmesinin bunda kolaylaştırıcı bir rolü var. Diğer yandan arazinin nitelik açısından homojen kabul edilmeyip heterojen bir yapıya sahip olduğu gerçeğini dikkate alan bir yaklaşımla tarımsal üretimde kullanılan girdilerin, arazinin tam olarak ihtiyaç duyulan kısmında, ihtiyaç duyulan zamanda ve miktarda kullanılabilmesi de esasen yeni dönemde mümkün olabilen bir diğer unsur. Bu dönemde makineler arası iletişim, veri toplama ve faydalı bilgi üretmek üzere analiz gibi temel bileşenler sayesinde değişken toprak ve ürün yönetimi mümkün oluyor, bu da kaynakların etkinliğini ve çevrenin korunmasını eskisine göre daha üst düzeyde sağlayabiliyor. Yeni makine ve ekipmanın, örneğin çeşitli algılayıcılar ve eyleyicilerle donatılmış drone’ların (insansız hava araçlarının) doğrudan kullanımıyla ekim ve spreyleme gibi işlemlerin daha hızlı yapılabilmesi, toprak ve arazi analiziyle su ve gübre ihtiyacının ve hastalıkların çok daha kolay şekilde takip edilmesi mümkün olabiliyor. Sahadaki makine ve ekipmanın insan müdahalesi olmadan çalışabilmesi ise robotik alanındaki çalışmaların mevcut amaçlarından birisi. Diğer yandan bu gelişmeler sadece tarla tarımında değil, bahçecilik, hayvancılık, bağcılık ve ormancılık gibi alanlarda da kendisine uygulama alanı buluyor. 2020 yılı itibarıyla dünyada 75 milyon tarımsal cihazın birbiriyle bağlantılı hale gelmesi bekleniyor. Bu anlamda, nesnelerin interneti kavramı sanayi alanında ortaya çıkmakla birlikte tarımsal üretimi değiştirmeye namzet gelişmeler arasında birinci sırada yer alıyor. Tarımsal üretimde yer alan tüm makineler, karar sistemleri ve değer zincirinde yer alan aktörler bu iletişimin içinde olabilir. Bir diğer anahtar kavram olan veri analizi sayesinde, uydulardan, drone’lar da dâhil insansız hava araçlarından ve algılayıcılarla donatılmış tüm makine ekipmandan toplanan yapılandırılmış ve yapılandırılmamış veriler bir arada değerlendirilebilir, yapay zekâ uygulamaları bunlardan tarımsal üretimde kullanılabilecek yararlı bilgi üretebilir. Hava durumu, tohumun türü, toprak kalitesi, hastalık ihtimali, geçmiş dönem verileri, piyasalardaki gelişmeler ve fiyatların seyri gibi birçok değişkeni hesaba katabilecek yazılımlarla çiftçilerin bilgiyle desteklenmiş isabetli kararlar alması sağlanabilir. Bu yönelim, hizmet sağlayıcılığının makine imalatının önüne geçeceğini de ima ediyor. Burada değer zinciri boyunca şeffaflık özel bir öneme sahip. Veri hacmini büyütmek ve kıyaslama yapabilmek amacıyla veri sistemlerinin entegre edilmesi ve dolayısıyla diğer üreticilerle paylaşılması, şeffaflık gerektirdiği kadar, veri paylaşımına gönüllülük ve veri sahipliği sorunlarını da beraberinde getiriyor. Diğer yandan tüm bu gelişmeler, birçok ön koşulun yanı sıra tarımla uğraşanların dijital yeteneklere de sahip olmasını gerektiriyor fakat çiftçilerin bu alandaki yetenekleri sınırlı ve gençlerin tarımla ilgilenmemesi sonucunda yaş ortalaması da giderek artıyor. Kârlılık düzeyleri gelişmiş ülkelerde dahi yukarıda sayılan teknolojik gelişmelerin gerektirdiği yatırımların yaygın bir şekilde yapılmasına yetecek düzeyde değil ve gelişmeler çiftlik ölçeğinin büyümesini de beraberinde getiriyor. Özetle belirli ön koşullar sağlandığında, tarımsal üretimin tüm unsurlarının teknoloji yardımıyla bütünsel olarak yönetilebildiği, verim ve kalitenin üst düzeyde artırıldığı, dolayısıyla kârlılık sağlanırken girdi kullanımının da en üst düzeyde optimize edilerek sürdürülebilirliğe katkı sağlandığı bir dönem öngörülüyor.

Bu noktada, endüstriyel tarımla sürdürülebilir tarım uygulamaları arasındaki verim farklarına da kısaca değinmekte fayda var. Bu alanda oldukça geniş kapsamlı bir çalışma, Kaliforniya Berkeley Üniversitesi tarafından yapıldı. 2015 yılında yayınlanan araştırmada 38 ülkede 52 ürün çeşidine ilişkin 1071 karşılaştırma tarandı ve veriler toplulaştırılarak analize tabi tutuldu. Çalışmanın sonuçlarına göre sürdürülebilir tarım uygulamalarının layığıyla yerine getirildiği durumlarda endüstriyel tarımla neredeyse aynı düzeyde verim elde ediliyor. Üstelik aynı üniversitede 2013 yılında gerçekleştirilen bir başka araştırmaya göre endüstriyel tarımın öncüsü ABD’de son yüzyıl boyunca devlet tarafından tarım araştırmalarına ayrılan kaynağın sadece %2’si sürdürülebilir tarıma ayrılmış. Bu da sürdürülebilir tarımın henüz hayata geçirilmemiş bir potansiyeli olabileceğine işaret ediyor. Dolayısıyla sürdürülebilir tarımda verimin endüstriyel tarım yapılan çiftliklere göre daha düşük olacağına ilişkin endişeler pek geçerli görünmüyor. Sürdürülebilir tarım gerekli verim düzeyi ve dolayısıyla kârlılığı da sağlayabiliyor ancak endüstriyel tarım bu ikisini ancak sürdürülebilirlik pahasına sağlayabiliyor.

Sonuçta tarımsal üretimin geleceği tartışılırken esas amacın tarımın en üst düzeyde ‘endüstriyelleştirilmesi’ olamayacağı açık. Keza çözüm tek başına en ileri teknolojinin uygulanmasında yatsaydı, günümüzde sorunların bu denli derinleşmesi beklenmezdi. Tarımın verimli, yüksek kaliteli, kârlı ve sürdürülebilir bir üretim yapısına kavuşturulmasında daha geniş bir bakış açısı kuşkusuz daha yararlı ve isabetli olacak. Teknolojinin seçilerek uygulanması ve tarımın ekonomik, çevresel ve sosyal bileşenleriyle bütünsel olarak ele alınmasıyla bu yönde ilerlemek mümkün. Bu şekilde tarımsal üretimde farklı ölçeklerde tarımsal işletmelere, genç çiftçilere, geniş bir ürün desenine, bölgesel ve yerel ihtiyaçlara uygun teknoloji seçimlerine, çevresel etkiyi minimuma indirirken verimi, kaliteyi ve kârlılığı artıran geleneksel ve/veya ileri teknoloji uygulamalara bir arada yer verilebilir.

Böylesi bir yaklaşım, mevcut tablonun farkında olan ve Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çerçevesinde 2030 itibarıyla sona erdirilmesi hedeflenen açlığın dünya çapında son üç yılda artarak on yıl önceki seviyelerine tekrar yükseldiğini de gören uluslararası kuruluşların gündeminde yer alıyor. Sürdürülebilirliği ön plana alan tüm yaklaşımları kapsayan bir içerikle, Agroekoloji (tarımsal ekoloji) olarak adlandırılan bu yaklaşım, örneğin FAO’nun Sürdürülebilir Gıda ve Tarım Ortak Vizyonu’nun bir parçası olarak politika önerilerinde yer alarak daha sıkça anılır oldu. Agroekoloji, günümüzde ulaştığı kapsamıyla ekolojik ve sosyal kavram ve ilkeleri gıda ve tarım sistemlerinin tasarımı ve yönetilmesine eş anlı olarak uygulayan bütüncül bir yaklaşım. Çiftlikleri bir ekosistem olarak görüp bitkiler, hayvanlar ve insanlar arasındaki etkileşimleri, sürdürülebilir ve adil bir gıda sistemi için sosyal gereklilikleri de dikkate alarak bütünsel bir şekilde optimize etmek amacında. Agroekoloji’nin önemli bir farkı, yerel sorunlara tepeden inme çözümlerden uzak durarak yerinde ve ait olduğu bağlam içinde çözümler bulunmasını desteklemesi. Endüstriyel tarımda üretilen bilginin nihayetinde dışsal bir sistemde toplanması ve sahipliğinin de tartışmalı hale gelmesi öngörülürken agroekolojik yenilikler, bilginin ortaklaşa üretilmesine ve bilimsel bilginin üreticilerin bulunduğu yörenin tüm niteliklerini de içeren geleneksel ve tecrübeye dayalı bilgi birikimiyle birleştirilmesine dayanıyor. Dolayısıyla mevcut bilgi birikimine güvenilen, uyum sağlama kabiliyetleri ve özerklikleri artırılan üreticilerin ve daha geniş olarak yöre insanının değişimin kilit unsuru olarak güçlendirilmesi benimseniyor. Endüstriyel tarımda yaşanan önemli teknolojik gelişmeler sürdürülebilirliğe ancak küçük iyileştirmeler olarak yansıyabilirken agroekoloji yaklaşımı sorunların kökenine eğilerek uzun vadeli ve bütünsel çözümler sağlamak amacında. Ve yine endüstriyel tarımın neticede doğal kaynakları aşırı kullanan ve dışsal girdilere bağımlı kılan üretim biçiminin aksine, kaynakları koruyan ve mümkün olduğunca az girdi kullanımına dayanan, özetle insanı ve doğayı merkeze alan bir yaklaşım olarak ön plana çıkıyor. Mevcut durumda bu yaklaşımlar henüz cılız kalmakla birlikte, yine de geleceğe ilişkin çözüm arayışlarında teknoloji, insan ve doğa ilişkilerinde bir denge kurma çağrısının daha üst perdeden dile getirildiğinin göstergesi durumunda.

Endüstriyel tarımın getirileri ve götürüleriyle ülkemizde tam olarak geçerli olduğu söylenemese de bu alandaki önder ülkeler takip edilerek o yöne doğru hızla ilerlendiği de bir gerçek. Oysa teknolojik gelişmelerde takipçi ülkelerin önder ülkeler tarafından yapılan hatalardan ders çıkararak, bu hataların maliyetinden kaçınmak gibi bir avantajları söz konusu. Türkiye FAO’nun öngördüğü geleceğe girdi maliyetleri ve dışa bağımlılık, arazilerin parçalı olması, üretici örgütlenmesinin zayıf olması gibi bazı yapısal sorunlarla birlikte ilerliyor. Diğer yandan sürdürülebilirlikte de arzulanan bir konumda değil. The Economist Intelligence Unit tarafından gerçekleştirilen Gıda Sürdürülebilirlik Endeksi çalışmasında üç başlıkta 38 gösterge ve 90 kriter üzerinden 67 ülke değerlendirildi. Türkiye, endeksin genel sıralamasında 58’inci sırada yer bulabildi; sürdürülebilir tarım başlığında 35’inci, beslenme sorunları başlığında 33’üncü sırada yer alan Türkiye, gıda kaybı ve israfında ise en kötü durumdaki ülkeler arasında yer aldı. Gündemin ilk sırasında gıda kaybı ve israfların önlenmesi ve yapısal sorunların çözülmesi olmak üzere, tarımsal üretimde sürdürülebilirlikle uygun ileri teknolojiyi aynı potada eritebilen, bu alanda ulusal teknolojinin geliştirilmesini de özendirerek dışa bağımlılığı azaltmayı hedefleyen, üreticiyi merkeze alarak ihtiyaca göre farklılaşan çözümler içeren esnek politikaların uygulanması, geleceği güvence altına almakta Türkiye için de isabetli bir yaklaşım olabilir.

Toprağa ilişkin kısıtlara dönük çözüm arayışlarından birisi, bitkilerin toprakta yetiştirilmediği besleyici olarak ise mineral eriyikler içeren suyun kullanıldığı bir tarımsal üretim yöntemi olan ‘Hidroponik’. Hidroponikte mevcut duruma Avustralya’da faaliyet gösteren Sundrop Farms firması örnek gösterilebilir. Arıttığı deniz suyunu, güneşten elde ettiği enerjiyi ve Hindistan cevizi kabuklarını kullanarak seralarda sebze-meyve üretimi yapılan işletme böylece fosil yakıtlardan elde edilen enerjiye, yeraltı sularına ve en önemlisi toprağa ihtiyaç duymadan üretim yapabiliyor. Geleneksel tarıma yakın durarak böcek kontrolünün de yine böceklerle yapıldığı işletmenin mevcut teknolojisi, tarım yapılamayacak her türlü arazide, endüstriyel tarımla eşit verimle üretim yapılmasını olanaklı kılmakta. Firmanın iddiasına göre hidroponik yetiştiriciliğin doğasında bulunan büyüme hızı, boyut, lezzet ve besleyicilik gibi bazı ilave avantajlar da söz konusu. (www.sundropfarms.com)

 

Gıda üretiminde yeni arayışların bazıları gıda üretimini tüketicilere yaklaştıran yöntemler olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin çoğunlukla kapalı ve dolayısıyla kontrollü alanlarda, topraklı ya da topraksız şekilde yapılabilen dikey tarım, üst üste yerleştirilmiş katmanlarda gerçekleştirilen bir üretim türü. Üretimi şehirlere getirerek daha çok sayıda tüketicinin üretici konumuna geçmesini sağlarken, taşıma maliyetlerini en aza indiriyor. Bir kent tarımı yöntemi olarak dikey tarım, tarıma elverişsiz alanlarda üretim yapılmasını sağlıyor; hava koşullarından etkilenmiyor ve hava yoluyla gelebilecek zararlılara karşı da korunma sağlanmış oluyor. Bitkilerin ışık ihtiyacının renk tayfı ayarlanabilen led teknolojisiyle sağlandığı bu yaklaşımda yıl boyunca üretim yapılabiliyor, dikey yerleştirmenin de açık katkısıyla verim çok üst düzeylere çıkıyor. Hidroponik uygulamasını bir adım ileri götürerek, besleyici sıvıyı buğu olarak vererek köklerde yoğuşmasını sağlayan teknolojisiyle Amerika’da faaliyet gösteren AeroFarms firması bu uygulamanın başarılı bir örneği. Aerofarms gibi büyük ölçekli dikey tarım örneklerinde yapay zeka ve büyük veri gibi ileri teknoloji uygulamaları da entegre edilmiş durumda. Diğer yandan bu yöntemle her ürün üretilemiyor ve üretimin ekonomik olabilmesi enerji fiyatlarına bağlı. Eğitimli iş gücü ve enerji arzı açısından sıkıntısı olmayan ülkelerde, kamunun da desteği sağlandığı durumda bu alanda önemli gelişme potansiyeli mevcut (aerofarms.com).

 

FAO’nun gıda arzının %70 artırılması gerektiğine ilişkin öngörüsünün et üretiminde gerçekleştirilmesi mevcut yaklaşımlar çerçevesinde olası değil. Etik sorunlar bir yana, hâlihazırda buzla kaplı alanlar dışında dünya topraklarının yaklaşık yüzde 30'u canlı hayvan tesis ve sistemleri tarafından kullanılıyor. Sadece bir hamburger köftesi için harcanan su miktarı ise yaklaşık 6 ton. Bu kısıtlar altında et tüketiminin dünya çapında azalması ya da sürdürülebilir başka bir üretim yolunun bulunması dışında -batı tipi beslenmede şimdilik yeri olmayan entomofaji gibi arayışları bir kenara bırakırsak- çare kalmıyor. Bu soruna çözüm olarak önerilen yollardan birisi kültür eti üretimi. Hayvanlardan biyopsiyle alınan hücrelerin, herhangi bir genetik müdahale olmadan laboratuvar ortamında büyütülmesi yoluyla elde edilen kültür etinin üretiminde hayvancılığa göre %99 daha az arazi, %96 daha az su, %50 daha az enerji kullanılıyor, sera gazı salınımı ise %90 daha az gerçekleşiyor. Etik sorunları da bir nebze hafifleten bu teknoloji, geçtiğimiz yıllarda kaydedilen önemli gelişmelere karşın halen emekleme aşamasında. Hollanda’da faaliyet gösteren ve ilk burger köftesini 2013 yılında üreten Mosa Meat firması, 2021 yılında tanesinin maliyeti 1 Amerikan Dolarını aşmayacak şekilde endüstriyel üretime geçmeyi hedefliyor. ABD’de faaliyet gösteren bir diğer start-up firması Memphis Meats ise mevcut durumda 100 gram kültür etinin maliyetini 5,5 Amerikan Dolarına çektiklerini bildiriyor (www.mosameat.com, www.memphismeats.com).

 

Su ürünleri arzının da artan gıda talebini öngörülere uygun miktarlarda, sürdürülebilir şekilde karşılamaya devam etmesi mümkün görülmüyor. Mevcut üretimin ise önemli bir kısmı balıkçılıkta ya da hayvancılıkta yem olarak kullanılmakta. Özellikle balık ununa dönüştürülerek yem olarak kullanılmak üzere yakalanan balıkların ikamesi olarak alg (su yosunu) üretimine başlanması da bu alandaki önemli bir gelişme. Alg üretimi, örneğin balık unu üretmenin maliyetine nazaran %60 ila %70 oranında daha ucuz, diğer yandan arzının balık varlığına bağlı olmaması ve dolayısıyla balık varlığına yönelen önemli bir tehdidi ortadan kaldırması çok önemli bir avantaj. Bu şekilde çiftliklerde üretilen balıklara yem olması için yakalanması gereken deniz balıklarının miktarını azaltmaya aday olan su yosunu, en azından yem üretiminde sürdürülebilirliğe katkı sağlayabilecek yeterli ve ekonomik bir ikame olarak görülmekte.

 

Sürdürülebilir tarım yöntemlerinin endüstriyel tarımın henüz ulaşmadığı tarım alanlarında verime etkisinin ortaya konulduğu oldukça geniş kapsamlı ve sistematik bir çalışmada 57 az gelişmiş ülkede, üretimin sürdürülebilirlik ilkelerine göre yoğunlaştırıldığı 286 büyük ölçekli projenin sonuçları incelenerek, bu yöntemlerle ortalama %79 verim artışı sağlandığı tespit edilmiş. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından veri setinden Afrika’ya ilişkin sonuçların ayrıştırıldığı ikinci bir çalışmada her dört kişiden birinin açlık çektiği kıtada ortalama verim artışının %116, kıtanın doğusunda ise %128 düzeyinde olduğu görülmüş.

Kaynaklar:
De Schutter, O. (2014), “The Transformative Potential of the Right to Food”. United Nations General Assembly.
European Agricultural Machinery Association (2017), “Digital Farming: What Does it Really Mean?”
European Comission (2017), “Industry 4.0 in Agriculture: Focus on IoT Aspects”
The Economist Intelligence Unit (2018), Food Sustainability Index
FAO (2018), “The Ten Elements of Agroecology”
FAO (2018), “The State of Food Security and Nutrition in the World”
Jules Pretty v.d. (2006), “Resource-conserving agriculture increases yields in developing countries,” Environmental Science and Technology, 40:4.
Laureen C. Ponosio v.d. (2015), “Diversification practices reduce organic to conventional yield gap”, Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences, https://doi.org/10.1098/rspb.2014.1396
Miles, Albie ve Carlisle, Liz (2013), “Closing the Knowledge Gap: How the USDA Could Tap the Potential of Biologically Diversified Farming Systems”, Journal of Agriculture, Food Systems, and Community Development http://dx.doi.org/10.5304/jafscd.2013.034.025
Union of Concerned Scientists (2015), “Counting On Agroecology”