İçindekiler
Dergi Arşivi

Bilimin Öyküsü - I

ASUMAN ÖZDEMİR / Sanayi ve Teknoloji Uzmanı (Verimlilik Genel Müdürlüğü)

 

Bilimsel gelişmeler, teknolojik uygulamalarla yaşantılarımızı ve düşünce sistemimizi değiştirmekte. Üstelik bu değişiklikler günümüzde neredeyse “Dünden Bugüne” gibi hızlı bir sürede gerçekleşmekte. Bilimin nasıl gelişip, kültürel bir güç olduğunu anlamak için bilim tarihini bilmek gerekmektedir. Eski çağlardan günümüze, bilimin tarihsel gelişimi üzerine literatür taraması sonrasında hazırlanmış olan bu makalede bilimsel gelişmeler tarihsel dönemler olarak ele alınmıştır.

Giriş
İnsanoğlu temel ihtiyaçlarını (yeme-içme, barınma) gidermenin yanı sıra evreni ve doğayı anlamak ve anlamlandırmak istemiştir. Dolayısıyla bilme ve anlama kaygısının varoluştan bu yana ortaya çıktığı görülmektedir. Örneğin, büyü, doğal ve doğaüstü güçleri egemenlik altına alma kaygısı taşıması bakımından önemlidir. Mitoloji bile dünyayı açıklamaya yönelik bir girişim olarak doğmuştur. Ancak yine de bu durum bilimin insanlığın ilk ortaya çıkmasıyla birlikte kendini gösterdiği ve bilimsel etkinliğin insan doğasının bir niteliği olduğu ve bilimin hep var olduğu anlamına gelmez (Topdemir, 2002). Örneğin yontma taş insanlarının ateş yakmak ve kullanmak için en azından ilkel bir “kimya” uyguladıklarını var saymak çok kolaydır. Ancak bu bilginin kuramsal ya da bilim ya da doğa kuramlarından türetildiğinin düşünülmesi akla yatkın değildir. Aynı döneme ait aletlerin yapımında kullanılan uygulamalı bilgiler, bir doğa olayının soyut olarak anlaşılmasına dayanan bilgilerden farklıdır. Bu insanların el işleri için kuramsal ya da bilimsel bilgi yerine kendi uygulamalı becerilerini kullandıklarını söylemek yanlış olmaz (McClellan ve Harold, 2013).

Mezopotamya’da, Antik Mısır’da, İndus Irmağı vadisinde, Sarı nehir kıyısında başlayan bilim, daha sonra batıda İyonya’da ilerlemeye devam etmiştir. Hristiyanlıkla beraber yavaşlayan bilim, İslamiyet’in ortaya çıkmasıyla yeniden hız kazanmıştır. “Evren ve doğa akılla kavranabilir ve insanın bilgiye özgürce ulaşması için ortaçağın baskıcı yaşam tarzına karşı gelmesi gerekir” diyenlerin dönemi olarak kabul edilen 17. yüzyılda bilim, tekrar batıya geçmiş ve buradan yoluna devam etmiştir. 18. ve 19. yüzyılda gelişen bilimsel yöntem, rasyonel düşünme ilkeleri ve buluşlar, endüstri devriminin dayanakları olarak karşımıza çıkmıştır. Buhar gücü kullanımı ve buna bağlı makineleşme ile başlayan gelişmeler aracılığıyla bilim tüm dünyaya yayılmıştır. İletişim ve bilgiye erişim olanaklarının kolaylaşması birçok alanda disiplinler arası çalışmaların yapılmasını teşvik ettiği için, 20. yüzyılda bilim insanları tarihinde hiç görmediği laboratuvar donanım ve olanaklarına kavuşmuştur. Artan bilimsel çalışmalar fiziksel evren hakkında yeni kavramlar ortaya atılmasına neden olmuştur. Görelilik ve Kuantum Teorilerindeki devrim yaratan yeni görüş ve kavramlar, modern nükleer bilimin gelişme hızını artırmıştır. Bu hız, genetik çalışmaları da içine alan moleküler biyolojinin doğmasını ve popüler bir alan haline gelmesini sağlamıştır. Bütün bu gelişmeler olurken bilginin toplanması ve işlenmesinde elektronik ve bilgisayar teknolojileri bilim dünyasının her alanında tartışmasız en önemli destekleyicisi olmuştur.

Bilim
Pek çok kaynak bilimin bir bilgi türü ya da bir bilgi yığını olduğunu belirtir. Örneğin;
“Dış dünyaya, nesnel gerçekliğe ve bu gerçeklikte yer alan olgulara ilişkin, tarafsız gözlem ve sistematik deneye dayalı zihinsel etkinlikler” (Cevizci, 1999). “Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi” “Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.” “Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci” (TDK, 2016). “Bilgi ve bilim kelimeleri arasındaki ayrım, teknoloji ile teorik arasındaki ayrım gibidir. Bilginin nasıl ve neden sorularak, ne tür bir eylem sonucunda üretildiği, bilginin bilimselliğini belirler” ( Lindberg, 2007).

Her bilginin bilimsel olması zorunluluğu olmadığı gibi, bilimsel olma hedef ve amacı gütmeyen bilgi de vardır. Bu anlamda bilim karşımıza belirli niteliğe sahip bir bilgi olarak çıkmakta ve bu ayrıcalığını da bilgiyi ortaya koyarken dayandığı temel ilke, teknik ve izlediği yöntemden almaktadır.

Bilim Tarihi
Bilim tarihi iki biçimde tanımlanabilir. Birinci anlamda, özel bilimlerin tarih içindeki gelişimi söz konusudur. Bu bilim tarihi; matematiğin, fiziğin, biyolojinin vb. geçmiş içindeki gelişimini ele alır. İkinci anlamda “Bilim Tarihi” terimi ise disiplinin kendisine ve bu özel tarihler ele almaya girişildiğinde ortaya çıkan felsefi ve epistemolojik (bilim felsefesi) sorunlara gönderme yapar (ACOT, 2005). Bilim tarihi çok geniş bir bilgi alanını kapsar. İlgi alanı geçmiştedir ve bu nedenle yönelimi de tarihsel olmak durumundadır. Diğer taraftan bir bütün olarak geçmişin bilinmesinin hem bugün hem de geleceğin anlaşılmasında önemli rolü olduğundan, insanlar çok sık olarak geçmişe, yani tarihe yönelirler. Ancak tarih denildiğinde ilk önce akla siyasi tarih gelmektedir ve konu genellikle krallar, padişahlar ve kahramanlarla sınırlanmıştır. Bu nedenle de insanın diğer önemli ya da önemsiz etkinlikleri göz ardı edilmektedir. Dolayısıyla da, bilim tarihi çok önemli bir boşluğu doldurmakta ve bilimsel etkinliğin doğasının anlaşılması ve etkin konuma getirilmesi bakımından rol oynamaktadır. Bilim tarihinin bu önemli işlevinin anlaşılması ise ancak onun başlı başına bir konu olarak ele alınması ve işlenmesine bağlıdır. Yakın zamanlara kadar genellikle felsefe, tarih ya da bilim gibi bir konu içerisinde ele alındığı için bilim tarihine ilişkin açık ve bağımsız bir düşüncenin oluşması kolay olmamıştır. Bilim tarihi bölümlerinin kurulması bilim tarihi hakkındaki düşüncelerin daha rahat anlaşılmasını sağlamıştır. Felsefe, tarih ve bilim gibi diğer disiplinlerle ilişkili olması, bilim tarihini diğerlerinden farklı ve zorlu bir disiplin yapmaktadır. Bu yönü konunun yeterince yaygınlaşıp, gelişmesini engelleyen bir etmen olmaktadır. Buna bir de bilim tarihi metinlerinin yazılmış olduğu Latince, Yunanca, Arapça, Farsça ve Osmanlıca gibi bir klasik dilin öğrenilmesinin zorluğu da eklendiğinde, bilim tarihi araştırmalarının güçlüğü daha da net olarak ortaya çıkmaktadır (TOPDEMİR, 2002).

Bilim tarihini bağımsız bir disiplin olarak tanımlayan ve önemini kavrayan ilk düşünür Auguste Comte’dur (1798-1857). 20. yüzyılın başlarında bilimsel araştırma etkinliği olarak ortaya çıkan bilim tarihinin, sistematik bir faaliyet alanı olarak tanımlanması ise Amerikalı bilim tarihçisi George Sarton’ un “Bilim Tarihi” (History of Science) isimli kitabıyla mümkün olmuştur (http://felsefe.humanity.ankara.edu.tr/anabilim-dallari/bilim-tarihi/).

Bilimin Tarihsel Dönemleri

Bilimin gelişimine ilişkin iki farklı görüş mevcuttur. Bunlardan birincisi, bilimin yavaş fakat sürekli ilerleyen bir bilgi üretme ve çoğaltma süreci olduğudur. İkincisi ise, bilimin teorik düzeyde yer alan köklü düşünme değişikliklerinin sonucunda geliştiğidir. Bilimin gelişimi, olgusal bilgiler yönünden sürekli bir birikim, saptanmış olguları yorumlama ve açıklama yönünden düşüncede devrim biçiminde görülmektedir. Buna göre her iki görüş de doğru ve birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Yeni olgusal buluşlar yeni teorilere yol açtığı gibi, yeni teoriler de yeni gözlem ve deneylere olanak sağlamaktadır. Bilim tarihine geniş bir bakış açısıyla bakıldığında dört aşamada incelendiği görülmektedir (Yıldırım, 2014);

-Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları, Hindistan ve Çin’de bilgi toplama aşaması,
-Antik Dönem evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerin kurulduğu aşama,
-İslam dünyasındaki bilimsel çalışmaları kapsayan aşama,
-Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı modern bilim aşaması.

Mezopotamya ve Mısır Uygarlıkları, Hindistan ve Çin’de Bilgi Toplama Aşaması

Mezopotamya’da Bilim: Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alan Mezopotamya; Sümer, Babil, Asur, Akad ve Elam gibi uygarlıkların doğduğu ve geliştiği yerdir. Bu uygarlıklarda bilimsel faaliyetler daha çok; zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yaşamın gereklerine dayalı astronomi ve matematik bilgileriyle bağlantılıydı. Mitolojiye ve dinî inançlara dayanan astronomiden, laik ve matematiksel astronomiye geçmeyi başarabilmiş bu uygarlıklar; evrenin, yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluştuğuna inanıyorlar. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini ve on iki takımyıldızını tanıyorlardı. Bu uygarlıkların ay yılına dayanan takvimleri daha sonra dinî takvimlere ve İslâm dünyasındaki hicrî takvime temel oluşturmuştur. Günün 12 saate bölündüğü bu uygarlıklarda; güneş, ay ve beş gezegene bağlı olarak bir hafta 7 gün olarak kabul edilmiş ve bu 7 günlük hafta daha sonra Romalılar vasıtasıyla Avrupa'ya geçmiş ve oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Bu uygarlıklar ay ve güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler. Mezopotamya uygarlıklarının kullandıkları 60 tabanlı konumsal rakam sistemleri, yani bir rakamın sayı içindeki yerine göre değişik değerler alması matematikte ne kadar ileri olduklarını göstermektedir. Bu rakamlarla dört işlemi, kare ve karekök almayı yapabilen bu uygarlıklar gelişmiş bir rakam sistemine sahip oldukları için cebir konusunda da oldukça ileriydiler.

Mısır'da Bilim: Nil nehri civarında gelişen Mısır uygarlığı, matematik, astronomi ve özellikle tıp konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılar matematikte, kullandıkları on tabanlı hiyeroglif rakamlarıyla, sayıları sembollerle ifade etme safhasına ulaşmışlardır. Bu rakamlarla çeşitli matematik işlemlerini yapabilmişler ve cebir işlemlerine çok benzeyen ve diğer uygarlıklarda da görülen “aha hesabı” adlı bir hesaplama yöntemi geliştirerek “yanlış yoluyla çözüm” tekniği kullanmışlardır. Mısırlılar dışında, Hintliler ve İslam dünyası da bu yöntemi kullanmışlardır (Baki ve Bütüner, 2011). Geometride ise alan ve hacim hesapları yaparak mimariyi geliştirmişlerdir. Piramitler bu konuda önemli bir yer tutmaktadır. Mısırlılar gökyüzü olaylarını dinî açıdan yorumlamışlar, gök cisimlerini tanrı olarak kabul etmişler ve gökyüzündeki olayların da tanrıların faaliyetleri olduğuna inanmışlardır. Bu anlamda astronomi bilgilerinin dinî öğelerle iç içe olduğunu düşünebiliriz. Mısırlıların takvimleri güneş takvimiydi ve yıl uzunluğu 365 gün, bir gün 24 saat olarak kabul edilmekteydi. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde Mısır takvimi yer almaktadır.

Hindistan'da Bilim: Hindistan'daki bilimsel çalışmalara ait bilgiler, erken dönemlere ait Vedik metinlerden ve nispeten daha geç tarihli olan Siddhantalardan elde edilmektedir. Bu bilgilere göre, Hindistan'da kullanılan sayı sistemi on tabanlı (yani desimal) olup erken tarihlerden itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa Hintli matematikçiler kullanmıştır. Sayı sistemindeki bu erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını büyük ölçüde etkilemiştir. Cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri alanında ise, sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır. Hintlilerin aritmetik, cebir ve trigonometri konusundaki bilgileri Sanskrit dilinden Arapça'ya yapılan çeviriler yoluyla İslâm dünyasına aktarılmış ve buradaki bilimsel uyanışta önemli bir rol oynamıştır. On ikinci yüzyıldan itibaren Arapça'dan Latince'ye yapılan çeviriler sonucunda ise Hristiyan dünyasının bu bilgilerle tanışması sağlanmıştır. Hindistan’da M.Ö. üçüncü yüzyıldan itibaren tıpla ilgili çeşitli görüşler de ortaya atılmıştır. Bunlardan biri sağlıklı olabilmek için beden disiplininin yanı sıra, zihin disiplinini de şart koşarken, bir başka görüş, beden yapısının temelde kimyasal esaslara dayandığı, dolayısıyla tedavinin de aynı esaslara dayanması gerektiği tezini savunmuştur (Özçep, 2014).

Çin'de Bilim: Çin uygarlığı, kapalı bir uygarlık olarak nitelendirilmiş olmasına rağmen, Türklerle ve Hintlilerle yakın ilişkileri sonucunda Türklerin kullandıkları On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ni benimsemişlerdir. Hint uygarlığından ise matematik konusunda etkilendikleri bilinmektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluşlar, Avrupa'ya Çin'den götürülmüştür. Hesaplama işleri için, önce hesap çubukları ve sonra “abaküs” kullanılmaya başlandı. Abaküs, cebirsel problemleri de çözebiliyordu. Çinliler, siyah ve kırmızı renkli hesap çubuklarıyla negatif sayıları bile kullanabiliyorlardı (Batı’da negatif sayılar 14. yüzyıla kadar bilinmedi). Bu çubuklarla Çinliler, 3. yüzyılda “quadratik ve kübik denklemleri” ve Pi sayısını dünyanın geri kalan kısmından daha doğru çözebiliyordu. Bu geleneksel hesaplama yöntemi Çin matematiğindeki kesin ispatların olmamasından doğan boşluğu dolduruyordu. Bu hesaplama elle yapılıp söylendiği için sonuçların yazılı hale gelmesi, cizvitlerin Batının matematiğini ülkeye getirmesine kadar görülmemiştir. Takvim hesaplamalarında, diğer uygarlıkların Güneş veya Ay'ı esas almalarına karşın, Çin uygarlığında yıldızlar esas alınmıştır ve diğer sistemlerde yıllık hesaplamalar kullanılırken, burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır. Ayrıca Çinlilerin, temel koordinat düzlemi olarak ekliptik düzlem yerine ekvator düzlemini benimsedikleri görülmektedir. Çin astronomisi, bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bir yıldız astronomisidir ve gözle görülebilen yıldızların yanında, kuyruklu yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir. Teknik açıdan da devrine nispetle oldukça gelişmiş bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei'den önce Güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir (M.Ö. 1. yüzyıl). Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır. Çin tıbbı ise, evren, doğa ve insan arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu anlayışına dayanır. Çinli düşünürler, evrenin sürekli bir oluşum içinde olduğuna inanırlar; onlara göre, bu sürekli devinim daima bir başlangıca dönüşü içerir. Evrensel sistemin bir parçası olan insan, ikilem gösteren ying ve yang ilkesinin (iyilik ve kötülük, hastalık ve sağlık gibi) etkisi altındadır (Özçep, 2014).


Antik Dönem ¬¬¬¬¬¬- Evreni Açıklamaya Yönelik Akılcı Sistemlerin Kurulduğu Aşama

Antik Yunanlılarda Bilim: Sistematik düşünme yöntemini ilk geliştirenler Antik Yunanlılar olarak bilinmektedir. Antik Yunanlılar bu düşünme yöntemini felsefe olarak adlandırmışlardır. Felsefe temelde ahlâk, devlet yasaları ve biçimleri gibi konuları ele alsa da kimi düşünürler, doğa felsefesinin, öte dünyanın, neden böyle olduğunu, nasıl işlediğini anlamak için yöntemler geliştirilmesine önem vermişlerdir. Doğal olguları doğanın terimleriyle açıklamaya yönelen ilk düşünür Tales’tir (M.Ö. 624-546). İnsanlık tarihinde bir dönüm noktası olarak görülen bu dönem, doğayı sorgulayan felsefesinin modern batı bilimine tarihsel bir süreklilik sağladığı düşünüldüğünde oldukça önemlidir (Henry, 2016).

Hellenik Çağ'da Bilim: Bu dönemde doğa bilimleri büyük bir gelişme göstermiş ve özellikle Aristoteles ve onun yolundan giden Aristotelesçiler, bitkilere ve hayvanlara ilişkin bilimsel ve yarı-bilimsel bilgileri derleyerek botanik ve zooloji alanlarının temellerini atmışlardır. Diğer taraftan Eudoxus'un matematiksel bir yaklaşımla kurgulamış olduğu Ortak Merkezli Küreler Kuramı, Aristoteles'in fiziksel bir yaklaşımla kurgulamış olduğu Yer Merkezli Evren Kuramı ile desteklenmiştir. Bu dönemde gezegenlerin ve yıldızların gökyüzündeki konumlarını ve devinimlerini anlamlandırmaya yönelik göksel kuramlar oluşturulmuş ve özellikle Eudoxos'un kurguladığı Ortak Merkezli Küreler Kuramı sonraki dönemlerde çok etkili olmuştur. Helenistik dönemin en önemli matematikçisi Pythagoras'tır. Dik üçgenlere ilişkin teoremiyle tanınan Pythagoras, varlıkları ve varlıklar arasındaki ilişkileri sayılarla ve sayılara karşılık gelen çizgilerle açıklama eğiliminde olduğu için, aritmetik ve geometri bilimleri büyük bir önem kazanmıştır. Ayrıca bir açının üç eşit parçaya bölünmesi, bir küpün iki katı hacmindeki bir küpün bir kenarının uzunluğunun bulunması ve bir dairenin alanına eşit olan karenin bir kenarının uzunluğunun bulunması gibi üç geometrik problem üzerindeki çalışmalar da geometrinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir. Herodotos ve Surlu Marinos'un yapıtları fizikî coğrafyanın, beşerî coğrafyanın ve matematiksel coğrafyanın gelişmesinde etkili olmuştur. Bu dönemde insan bedeninin yapısı da Yunan düşünürlerinin ilgisini çekmiş, sağlık ve hastalık durumlarının açıklanabilmesi için yarı-bilimsel kuramlar geliştirilmiştir. Sonraki çağları en çok etkileyen Koslu Hipokrates bu dönemde yetişmiştir (Özçep, 2014).

Hellenistik Çağ'da Bilim: Büyük İskender’in fetihleri siyasî yönden olduğu kadar kültürel yönden de çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Yunan kültürü Atina dışında kurulan yeni merkezlere taşınmış ve bilimsel gelişmelerde yeni bir dönem başlamıştır. Yunan düşüncesi Mısır, Mezopotamya, Hint kültürleriyle karşılaştıklarında Yunanlıların bilimsel yaklaşımlarında büyük bir değişikliğe yol açmıştır. Metafizik nitelik taşıyan spekülatif bilimden, gözlemsel incelemeye dayanan ampirik bilime geçilmiştir. Bu yeni dönem Hellenistik Çağ olarak adlandırılan 300 yıllık dönemdir. Bu dönemde matematik, astronomi, fizik, biyoloji ve coğrafya gibi alanların bağımsız bir disiplin olarak temelleri atılmıştır. Örneğin, matematik alanında “Geometrinin Elementleri” adlı kitabıyla Euclides ve matematiği deneysel verilere uygulayan Archimedes bu döneme ait düşünürlerdir. Pergeli Apollonius ise “Koni Kesitleri” adlı yapıtında daire, elips, koni, parabol ve hiperbolü geometrik olarak tanımlamıştır. Gözlem ile matematiksel yöntemin birleşmesi bu dönemin en belirgin özelliği sayılabilir (Yıldırım, 2014).

Romalılar Dönemi'nde Bilim: Romalıların bilimle ilk karşılaşmaları Güney İtalya ve Sicilya’daki Yunan düşünürleri vasıtasıyla olmuştur. Ancak, Romalılar Yunanlıların teorik düşünce yapısından ziyade sonuçlarını kullanmayı tercih etmişlerdir. Lucretius (Nesnelerin Niteliği Üzerine), Plinty (Doğal Tarih), Cicero, Seneca ve özellikle tıp alanında Vesalius gibi düşünürler bu döneme aittir (Yıldırım, 2014).

Ortaçağ Hıristiyan Dünyası'nda Bilim: Ortaçağ'da din, felsefe ve bilim alanlarındaki düşünsel etkinlikler, kutsal kitaplar ile otoritelerin yapıtları tarafından yönlendirilmiştir ve özellikle Aristoteles'e karşı büyük bir güven duyulmuş ve akıl ve inanç uzlaştırmasına yönelik çalışmalarda Platon'dan ziyade Aristoteles muhatap olarak görülmüştür. Ancak bu durum, Platonculuğun ve onun bir uzantısı olan Yeni Platonculuğun etkisiz kaldığı biçiminde yorumlanmamalıdır; çünkü meselâ kilisenin en saygın isimlerinden birisi olan Augustinus koyu bir Platoncudur ve kurmuş olduğu otorite Platonculuğun Hıristiyan öğretisi içinde kök salmasına neden olmuştur. Albertus Magnus ile öğrencisi Thomas Aquinas gibi son dönem Hıristiyan felsefesinin önde gelen iki büyük ismi ise Aristotelesçidir ve Katolik Kilisesi'nin resmî felsefesini oluştururken bu filozofun izinden gitmişlerdir. Ortaçağ'ın son dönemlerinde Aristoteles mantık ve doğa bilimlerinde bir otorite olarak görülmüş ve bilimsel araştırmalar, Aristoteles'in yapıtları üzerinde veya bu yapıtlarda betimlenmiş olan kuramlar çerçevesinde yürütülmüştür. Gökbilim ve evrenbilimde Ptolemaios'un, insan bilimlerinde ise Galenos'un otoritesi tartışılmazdır (Özçep, 2014).

İslam Dünyasındaki Bilimsel Çalışmaları Kapsayan Aşama

Müslümanlar fetihlerden sonra, kendilerinden önceki medeniyetlerin yarattığı eserlerden yararlanmak gerektiğini kavrayarak çeviriler yoluyla bilim ve felsefe alanlarında atağa kalkmışlardır. Önce var olan birikimi anlamaya ve daha sonra da geliştirmeye çalışmışlardır. İslâm dininin ortaya çıktığı sırada Arap Yarımadası'nda bilimsel faaliyete rastlanmazken, doğuda Hindistan'da, batıda İskenderiye'de, Bizans'ta ve Suriye'de bir hayli gelişmiş bir bilimsel faaliyet söz konusu idi. İslâm dünyası ilk olarak doğudaki kültürden etkilenmiş ve hayvan masallarını konu alan Kelile ve Dimne adlı eserin çevirisi gerçekleştirilmiştir. Hindistan'da yaşamış meşhur astronomlardan Brahmagupta'nın (6. yüzyıl) Siddhanta adlı eseri de ilk çeviriler arasında yer almaktadır. İslâm dünyasında Hârezmî ve Bîrûnî gibi birçok bilim adamında Hint uygarlığının etkisi görülmektedir.

Batı'dan gelen etki daha geç tarihli ise de, daha yoğun olmuştur. Dini görüş ayrılıkları nedeniyle Bizans'tan kaçıp İran'a sığınmış ve orada kültür merkezleri (Jundişapur gibi) meydana getirmiş olan düşünür ve bilim adamlarının da bilim adına İslâm dünyasındaki ilk bilimsel faaliyetlerin gelişmesinde önemli rolleri olmuştur. Onların Yunanca bilmeleri birçok klasik bilim ve düşünce eserlerinin Arapça'ya kazandırılmasını sağlamıştır. Bunlar arasında Platon, Aristoteles, Eukleides, Archimedes, Ptolemaios ve Galenos gibi Yunan kültürünün belli başlı temsilcilerinin eserlerine rastlamak mümkündür. Ayrıca, bu bilim adamlarının bir kısmının erken tarihlerde kurulan gözlemevleri ve rasathanelerde görev aldıkları, bunlardan bazılarının Arapça yazılmış ilk eserleriyle de İslâm dünyasında bilimsel faaliyetin şekillenmesinde etkin oldukları görülmektedir. İslâm dünyasında bilimsel faaliyetlerin gelişmesinde devrin devlet adamlarının ve bizzat halifelerin önemli rolü olmuştur.

Toplumların ve ülkelerin uyanış dönemleri incelendiğinde görülecektir ki, bilimin geliştirilebilmesi için, değerinin kavranması ve düzenli bir bilim eğitiminin verilmesi yanında, diğer toplumlara ait bilimsel eserlerin de tercümelerle alıcı konumundaki toplumlara aktarılması gerekmektedir. Bu aktarım sırasında yapılan tercümelerin niteliği ve sayısı bilimin yeşermesi ve yerleşmesi açısından oldukça önemlidir. Yedinci yüzyılda İslâm dünyasının çehresini baştanbaşa değiştiren bu bilimsel uyanış döneminde, Yunanca'dan Müslümanların ortak bilim dili olan Arapça'ya tercüme edilen eserlerin, diğer dillerden tercüme edilen eserlere oranla daha etkili oldukları anlaşılmaktadır. Yunanca'dan tercüme edilen eserler arasında, Hipokrates'in Aforizmalar, Platon'un Devlet ve Kanun, Aristoteles'in Organon, Şiir Sanatı, Oluş ve Bozuluş, Gök Olayları, Hayvanlar, Ruh, Eukleides'in Elementler, Ptolemaios'un Almagest, Coğrafya, Optik, Tetrabiblos, Galenos'un Canlı Hayvan Teşrihi, Ölü Hayvan Teşrihi, Organların Yararları, İlaçların Terkibi, Ruh Hastalıkları adlı eserleri ile birlikte diğer ünlü düşünürlere ait birçok ilmî ve felsefî eser de bulunmaktadır. Bu dönemde Farsça'dan tercüme edilen eserlerin çoğu edebiyata ve tarihe ilişkindir. Önemli olanlardan veya adları sık sık duyulanlardan bazıları, hayvanları konuşturmak suretiyle ahlakî öğütler vermeyi hedefleyen Kelile ve Dimne, Rüstem ve İsfendiyâr, Anuşirvân'ın Hayatı, Hezâr Efsane, Hezâr Destân ve İran Melikleri Tarihi'dir. Hint bilimi de İslâm biliminin biçimlenmesinde etkili olmuştur. Müslümanlar, Yunan astronomisi ile tanışmadan önce Brahmagupta'nın Siddhanta'sı aracılığıyla Hint astronomisini tanımışlar ve Ptolemaios'u keşfedinceye ve Arapça'ya aktarıncaya kadar, araştırmalarını bu esere dayandırmışlardır.

Harezmî’nin (780-850) yazdığı ve cebirin temelini oluşturan “Algoritmi de numero Indorum” adlı kitabının Latince’ye tercüme edilmesi ile sembollerden oluşan sayı sistemi ve sıfır batı dünyasına girmiştir. Algoritma (İngilizcede “algorithm”) sözcüğü de Harezmî’nin kitabının Latince karşılığı olan “Algoritmi” kelimesinden türemiştir. Harezmî’nin bir diğer önemli kitabı “Hesap”ta, bugün kullanılan Hint-Arap rakamları olarak bilinen (1,2,9, 0) rakamları tanıtmış, bu rakamlarla sayıların nasıl yazıldığını, toplama, çarpma gibi işlemlerinin nasıl yapıldığını anlatmıştır. Burada sıfır sayı olarak değil “boşluk” dolduran sembol anlamında yer almıştır. Sıfır ilk kez, 876’da sayı olarak Hindistan’da kullanılmıştır. Negatif sayıların ilk olarak 620’lerde Hindistan’da kullanıldığı bilinse de tam anlamıyla 1600’ler den sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. İslam dünyası pek çok değerli bilim adamı yetiştirmiştir. Bunların en önemlileri arasında; Ömer Hayyam, Şarafeddin al-Tusi, Nasireddin Al-Tusi’yi sayılabilir.

İslâm dünyasında astronomi, Aristoteles'in bilim anlayışının etkisiyle matematiğin bir dalı olarak benimsenmiş ve bu nedenle Güneş, Ay ve diğer beş gezegen ile yıldızlara ilişkin gözlem verileri hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Belki de gözleme daha yatkın olan bilim anlayışlarının bir sonucu olarak Yunanlılardan daha derin izler bırakmışlardır. İlk gözlemevleri İslâm astronomları tarafından kurulmuş, gözlemlerin dakikliğini artırmak için de yeni gözlem araçları ve gözlem teknikleri geliştirilmiştir. Hatta bu amaçla, trigonometri alanında seçkin çalışmalar yapılmış ve açı hesaplarında kirişler yerine sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonlar kullanılmıştır. Müslüman astronomlar, Aristoteles'in yolundan giderek, Yer'in hareket etmeksizin evrenin merkezinde durduğuna ve Güneş de dâhil olmak üzere diğer bütün gök cisimlerinin onun çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hızlarla dolandığına inanmışlardır. Bu konuda, Ptolemaios tarafından önerilen eksantrik ve episikl düzenekleri önemli değişiklikler yapılmaksızın benimsemişlerdir. Fizik alanında ise İbn el-Heysem, uzun süre doğu'da ve batı'da bir fizikçiden çok bir matematikçi olarak algılanmış ve tanınmıştır. Kimya alanında ise çalışmalar el-İksir'i, yani mükemmel maddeyi bulmak üzerine yoğunlaşmıştır. Dünyanın çapının veya çevresinin hesaplanması, haritaların düzgün bir şekilde çizilebilmesi için uygun izdüşüm yöntemlerinin geliştirilmesi, enlem ve boylam çizgilerinden oluşan bir konuşlandırma sisteminin kurularak yeryüzündeki önemli noktaların enlem ve boylamlarının belirlenmesi yine bu döneme ait çalışmalardandır. Matematiksel işlemlere dayanan bu çalışmalar, Abbasî halifesi Memûn döneminde (813-833) Arapça'ya çevrilmiş olan Ptolemaius'un Coğrafya'sına dayanmakta ve Yunanlılarda olduğu gibi, astronominin bir dalı olarak kabul edilmekteydi. Örneğin, Hârizmî'nin “Yer'in Biçimi Üzerine” adlı yapıtı, “Coğrafya”nın kısmen düzeltilmiş ve geliştirilmiş bir çevirisidir. Hârizmînin tıpkı Ptolemaios gibi, yeri ekvatordan kuzeye doğru, yedi iklime, yani yedi bölgeye ayırdığı ve enlemleri bu esasa göre belirlediği görülmektedir. Bu yedi iklim düşüncesi daha sonra bütün İslâm dünyasında coğrafyacılar tarafından benimsenmiş ve harita çizimlerinde kullanılmıştır. Ayrıca Dünya’nın çevresinin uzunluğu doğruya oldukça yakın bir biçimde hesaplanmıştır (Özçep, 2014).

Kaynakça
• Acot, P. (1999). Bilim Tarihi. Çev: Nermin Acar. Dost Kitabevi. Ankara.
• Baki, A. ve Bütüner, S. (2011). Cebirin Tarihsel Gelişimi. Turkish Journal of Computer and Mathematics Education. Vol.2, No.3. s: 198-231
• Cevizci, A. (1999). Felsefe Sözlüğü. Paradigma Yayıncılık, İstanbul.
• Henry, J. (2016). Bilimsel Düşüncenin Kısa Tarihi. Çev: Ayşe Mine Şengel. Akılçelen Yayınları. Ankara.
• Lındberg, C. D. (2007). The Beginnings of Western Science; The European Scientific Tradition in Philosophical, Religious, and Institutional Context, Prehistory to A.D. 1450, Second Edition. University of Chicago Press.
• McClellan, J.E. ve Harold D. (2013). Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji. Çev: Haydar Yalçın. Akılçelen Yayınları. 3. Baskı, Ankara.
• Özçep, F. (2014). Bilim Felsefesi ve Tarihi. İnternet erişimi http://aves.istanbul.edu.tr/SorguDokumanlarim.aspx?Sorgu=2324.
• TDK (2016). http://www.tdk.gov.tr/ .Erişim tarihi: 19.1.2016
• Topdemir, H.G. (2002). Bilim, Bilim Tarihi ve Felsefe İlişkisi Üzerine. Düşünen Siyaset. Sayı: 16, S: 53-66. Ankara.
• Yıldırım, C. (2014) Bilim Tarihi. Remzi Kitabevi.18. Basım, İstanbul.
http://felsefe.humanity.ankara.edu.tr/bt.html Erişim tarihi: 19.1.2016