İçindekiler
Dergi Arşivi

Dijital Dönüşüm - II

Faruk YILDIRIM / Sanayi ve Teknoloji Uzmanı (Verimlilik Genel Müdürlüğü)

 

Her yıl düzenlenen dünya ekonomik forumunda, gelecekte stratejik olması muhtemel kavramlar tartışılagelmiştir. Birkaç on yıl öncesinde dünya ekonomik forumlarında tartışılmış, o günün şartları içerisinde değerlendirildiğinde ütopik olarak addedilebilecek birtakım konular, bugün kullanmakta olduğumuz teknolojileri ve yaşamakta olduğumuz gerçeklikleri ifade etmektedirler. Her yıl çok önemli konuların müzakere edildiği ve insanlığın geleceği adına önemli referans bilgiler içeren Dünya Ekonomik Forumu, tüm dünya ülkelerinin dikkatle takip ettikleri bir platformdur. Seçkin ülkelerin devlet başkanlarının da sunumlar yaptıkları, çok önemli meselelerin masaya yatırıldığı organizasyonda bu yıl, “Dijital Dönüşüm” konusu mercek altına alınmıştır.

Günümüzde artık, canlılara ait yaşam formlarının, yapay zekâ devrimiyle birlikte dijital ortama aktarılabilmesi mümkün hale gelmiştir ve ucu açık olan bu sürecin sınırlarını bugünden çizmek ve gelecekte nelerin olacağını mutlak manada çözümlemek mümkün gözükmemektedir. 21.yüzyıl’a başlarken yaşam biçimlerinin dijitalleştirilebildiği, eşiğinde olduğumuz bu yeni sanayi devrimine “4.Sanayi Devrimi” adı da verilmektedir.

Geçmişte meydana gelmiş olan diğer sanayi devrimlerinden çok farklı karakteristikler içeren bu yeni sanayi devriminin, sosyal, ekonomik, küresel olarak kategorik birtakım değişikliklere gebe olduğunu söylemek mümkündür. Geçmiş sanayi devrimlerinde, insanoğlunun gerçekleştirdiği faaliyetleri gerçekleştirebilen makinalar icat edilmişti, 4.Sanayi devriminde ise makinelerin bilişsel fonksiyonlar yerine getirerek adeta düşünebildiği ve insanoğlunun gerçekleştirdiği faaliyet ve ameliyeleri, canlılara ait yaşam formlarını taklit edebildiği ve nihai olarak belki de insanoğlunun ve canlıların gerçekleştirdiği tüm faaliyetleri replike edilebildiğini göreceğiz. Bununla da kalınmayıp, insanoğlunun çağlar boyu uygarlaşarak geliştirdiği bilimsel yöntem ve metodolojilerin dijitalize edilmiş aygıtlarda (robotlar ve makinelerde) cem edilmesiyle, insanoğlundan çok daha üstün fonksiyonlar yerine getirebilen makine ve cihazlarla birlikte yaşam sürebileceğiz. Sosyolojik olarak geriye döndürülmesi mümkün olmayan değişimlerin yaşanacağı bu çağ, aslında hayata dair tüm parametrelerin yeniden yapılandırılacağı bir paradigma değişimidir.

Her ne kadar kesin bir çerçeve çizilemese de gelecekte olması muhtemel gelişmelerle ilgili çok önemli perspektifler içeren Kudüs İbrani Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Tarih Profesörü Yuval Noah Harari’nin “Gelecek, İnsan mı Olacak?” başlıklı konuşması, bu yılki Dünya Ekonomik Forumuna damga vurmuştur.

Gelecek, İnsan mı Olacak?
“En önemli meta önceleri sahip olunan topraktı, sonra sanayi devrimiyle birlikte bu makineye dönüştü. İçinde bulunduğumuz bu çağda ise en önemli meta veri olacaktır. Veri, makinenin yerini alan en önemli metaya dönüşmektedir. Bilgisayar mühendisliği içinde yaşanan üst düzey gelişmelerin bir sonucu olarak yükselen makine öğrenmesi, yapay zekâ alanlarıyla birlikte artık hesaplama yöntemleri çok ileri seviyelere taşınmıştır.

Organizmalar, aslında algoritmalardan ibarettir. Organizmaların algoritmalara dönüştürülebilmesi, tüm canlıların davranış yapılarının ortaya çıkarılabileceği ve canlılara ait kodların çözülebileceği anlamını taşımaktadır. İster muz, ister insanoğlu olsun, organizmalar sadece biyokimyasal algoritmalardan ibarettir.
Bilgi-teknoloji (infotech) devrimi ve bio-teknoloji (biotech) devriminin ortaya çıkışıyla insanoğlunu hackleyebilir, insanoğlunun iç yüzünü çözebilirsiniz. Belki de infotek ve biotek devriminin en önemli sonucu vücutta, beyinde meydana gelen biyokimyasal süreçleri elektronik sinyallere dönüştürebilen biometrik sensörlerin icat edilmesidir. Eğer yeteri kadar biometrik bilgi ve bunları analiz edebilecek yeterli hesaplama gücü bir arada olursa, algoritmalar oluşturulabilir ve insanın kendi kendisini tanıdığından bile daha iyi tanımlayacak, insanı çözümleyecek sonuçlara ulaşılabilecektir. İnsanoğlu gerçekten kendisini çok iyi tanımıyor, bu nedenle algoritmalarla ve gelişen yeni teknolojilerle insanoğlu kendisini daha iyi tanıma imkânını elde edebilecektir.

Gerçekten insanlar kendilerini çok iyi tanıyamıyor olabilirler. Birkaç on yıl içerisinde algoritma, insanın kirpiklerini oynatışından, kalp atışından, kan basıncından, beyin aktivitelerinden size gerçekte nasıl birisi olduğunuzu söyleyebilecektir. Belki insanlar böylesi bir algoritmayı kullanmak istemeyebileceklerdir. Ancak size ait kişisel karakteristikler, özellikler siz bunu istemeseniz de Amazon, Alibaba, polis teşkilatları veya istihbarat örgütleri tarafından kullanılabilecektir. Veriyi elinde bulunduranlar, sizi tanımanın doğal bir sonucu olarak sizin isteklerinizi sizden daha iyi bileceklerdir ve bu bilginin değeri milyar dolarlardan daha değerlidir.
Eğer bizi bizden daha iyi tanıyabilen algoritmalar yazılırsa, bu algoritmalar kişilere özel arzuları, ihtirasları tahmin edebilecek, insanların duygularını maniple edebilecek ve hatta bizim adımıza kararlar verebileceklerdir. İnsanoğlu bu konuda yeteri kadar dikkatli olmazsa/olamazsa bu durumun doğal sonucu, dijital diktatörleşmelerin yükselişleri olacaktır. Yirminci yüzyılda demokrasi, diktatörlüklerden daha iyi performans göstermiştir çünkü demokrasi veriyi işlemede ve karar vermeyi sağlamada diktatörlükten daha iyi performans ortaya koymuştur. Biz genellikle demokrasi ve diktatörlüğü karşılaştırırken politik, siyasi veya etik açılardan kıyaslama yaparız ancak bunlar bilgiyi (veriyi) işleme konusunda iki farklı yöntemdirler. Demokrasi bilgiyi dağıtarak işler, bilgiyi ve karar verme gücünü birçok kurum ve bireye dağıtarak çalışır. Diğer taraftan diktatörlük, tüm güç ve bilgiyi tek bir elde toplar. Yirminci yüzyılda eldeki teknolojik imkânlarla verinin dağıtılarak işlenmesi, verinin bir merkezde toplanarak işlenmesi mekanizmasından daha iyi çalışmıştır ki bu bize neden demokrasinin diktatörlükten daha iyi çalıştığını gösteren gerekçelerden bir tanesidir. Bu bize 20.yüzyılda neden Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ekonomisinin, Rusya’dan çok daha iyi performans gösterdiğini de açıklamaktadır. Ancak bu durum sadece yirminci yüzyıl için geçerli olan teknolojik imkânların durumu ile açıklanabilir. Yirmi birinci yüzyılda gelişen yeni teknolojik alanlar: Yapay Zekâ, Makine Öğrenmesiyle birlikte mevcut durum terse dönebilir. Merkezi veri işleme mekanizmalarını oluşturmak, dağıtılan veri işleme birimlerini oluşturmaya kıyasla çok daha verimli ve kolay şekilde oluşturulabilecektir. Ve de demokrasi kendisini bu yeni koşullara göre adapte etmeyi başaramazsa, yeni gelen nesiller dijital diktatörlüklerin boyunduruğu altında yaşamak zorunda kalacaklardır. Hâlihazırda zaten gittikçe artan bir trendle daha sofistike gözetim, denetim ve nezaret rejimlerinin dünyada oluşmaya başladığını gözlemliyoruz. Sadece otoriteryen rejimler değil, demokratik devletler de global gözetim rejimleri oluşturuyorlar. Benim ülkem İsrail, West Bank’de tam teşekküllü bir gözetim rejimi kurmaya çalışırken, ABD dünyada küresel bir gözetleme sistemi kuruyor. Verinin kontrol edilebilmesi, elitlerin dijital diktatörlükler kurmalarından öte daha radikal bir takım fiiller gerçekleştirmelerini de kolaylaştırabilir. Elitler, organizmaları hacklemekle, hayatın geleceğini yeniden tasarlayıp şekillendirebilme gücünü de elde edebileceklerdir. Bir defada, bir şeyi kırdığınızda, aynı zamanda onu yeniden düzenleyip, başka bir şeye de dönüştürebileceksiniz demektir. Eğer gerçekten hayatı kırmayı ve yeniden düzenlemeyi başarabilirsek, bu sadece tarihte insanoğlunun başarabildiği en büyük bir devrim olmakla kalmayacaktır; bu aynı zamanda milyarlarca yıl önce başlayan insan hayatındaki en büyük biyolojik devrim olacaktır.

Bilimdeki gelişmeler nedeniyle, doğal seleksiyonla gerçekleşen evrim, yerini akıllı tasarımla gerçekleşen evrimleşmeye bırakmaktadır. İnsanoğlunun yaşamının başlayıp devam ettiği 4 milyar yıl süresince insan yaşamındaki temel oyun kurallarında radikal herhangi bir değişiklik olmamıştır. Tüm yaşam ve canlılar doğal seleksiyon ve organik kimya kanunlarına bağlı olarak gelişmiştir. Fakat bu durum şu anda değişmektedir. Bilim, canlıların dört milyar yıllık muhafaza edilmiş (korunmuş) sınırlı organik yaşam ortamlarının kırılıp inorganik yaşam âlemlerine aktarılmasını sağlayacaktır. Böylelikle doğal seleksiyonla şekillenen 4 milyar yıllık organik yaşantı, artık yerini akıllı tasarımla biçimlenen inorganik yaşantıya bırakmaktadır. İşte bu nedenle veriye sahip olunması çok önemli olacaktır. Eğer bilgiye (veriye) sahip olunmasına ilişkin düzenlemeleri yapamazsak (tüm dünya olarak) çok küçük bir elit grup, sadece insan toplumlarının geleceğini kontrol altında tutmakla kalmayacak aynı zamanda yaşam biçimlerine de gelecekte şekil vereceklerdir!

O halde, verinin mülkiyeti nasıl düzenlenmelidir? Toprağın mülkiyetine dair 10000 yıllık, sanayi ve makinelerin sahipliğine ilişkin yaklaşık 200 yıllık tecrübelerimiz vardır ancak verinin mülkiyetinin nasıl olacağıyla ilgili yeterli tecrübemiz yoktur ve verinin doğası gereği verinin mülkiyetini düzenlemek daha zor olacaktır. Çünkü toprak ve makinenin zıddına, veri her yerdedir ve aynı zamanda hiçbir yerdedir! Işık hızıyla bir yerden bir diğerine taşınabilmektedir. Ve verinin arzulanan adette kopyası oluşturulabilmektedir. Bu durumda bir bireyin DNA’sına, beynine, vücuduna, hayatına dair olan veriler bireye mi aittir? Yoksa bunlar birtakım işletmelere mi aittir? Veya bu veriler devlete mi aittir? Belki de bunlar insanlığa ait ortak birer değerdir! Hâlihazırda, tüzel kişiliği olan şirketler verinin büyük bir bölümüne sahiptirler ve insanlar bu konuda endişeleniyorlar. Ancak kişisel verilerin ulusallaşması (nasyonalizasyonu), devletlerin eline geçmesi sadece dijital diktatörleşmeyi artıracaktır. Politikacılar veya birçok politikacı müzisyenler gibidirler. Politikacıların çaldıkları enstrümanlar, aslında insanların duygusallık içeren biyokimyasal sistemleridir. Bir politikacı bir konuşma yapar ve tüm ülkede bir korku dalgalanması, panik ve endişe meydana getirebilir. Bir politikacı bir tweet atar ve bir kızgınlık ve nefret patlaması yaşanabilir. Bence, bu tür daha sofistike enstrümanları (bireylere ait verileri) müzisyenlerin çalmaları için ellerine vermemeliyiz. Ve onlara kâinattaki yaşamın geleceğiyle ilgili olarak güvenebilmemiz için onların hazır olduklarını da kesinlikle düşünmüyorum. Özellikle birçok devlet ve politikacı, geleceğin inşası için anlamlı bir vizyon ortaya koymada yetersiz gibi görünmektedirler. Ve bunun yerine, halklara (kamuya) geçmişe geri dönme konusunda nostaljik birtakım fantaziler satmak istemektedirler. Bir tarihçi olarak geçmiş hakkında iki şeyi söylemek isterim: birincisi, geçmiş eğlenceli değildir, gerçekten oraya dönmek istemezsiniz; ikincisi, geçmiş geriye gelmiyor. O halde nostaljik fanteziler gerçekten bir çözüm olamazlar.

Bu durumda veri kimde olmalı? Doğrusunu söylemek gerekirse, verinin kimde olmasının gerektiğini şu anda bilmiyorum. Aslında tartışma, işte şimdi başlamış oldu. Birçok insan, verinin düzenlenmesi denilince, özel hayatı, alışverişi, işletmelerin, firmaların onların nereye gidip ve neleri satın aldıklarını anlıyorlar. Ancak bu aysbergin sadece görünen yüzüdür. Bundan çok daha ötesi ve önemlileri gelecekte karşımıza çıkacaktır. Tartışma henüz yeni başlayabildi ve bu konuda anında verilebilecek cevaplar beklemiyoruz. Bilim insanlarını, filozofları, avukatları, kanun adamlarını ve hatta şairleri şu önemli sorunun cevaplanması için bir araya getirmeliyiz: “veriye sahip olunmasını nasıl düzenlerdiniz?”. Sadece insanoğlunun hayatı değil fakat yaşamın kendisine ait olan geleceği, bu sorunun cevaplanmasına bağlı olabilir. Teşekkür ederim.”

Dijitalizasyonu Belirleyen Temel Bileşen: Veri
Yapay Zekâ alanında geçmişten bugüne gelindiğinde meydana gelen gelişmeler ve bilimsel olarak ulaşılan son noktalar ışığında, verinin teminine bağlı olarak birçok yaşam formunun taklit edilebileceği gözlemlenmektedir. Yeterli veri ve yeterli hesaplama gücüne bağlı olarak inorganik varlıkların (bilgisayar, makine, robot vb. cihazların) yaşamsal fonksiyonları yerine getirmeleri sağlanabilecektir. Yaşamsal fonksiyonların yerine getirilmesinin sağlanmasında temel 2 kısıttan bahsetmek mümkündür: hesaplama gücü ve verinin kendisi! Yapay Zekâ, Matematik ve İstatistik alanlarındaki hesaplama yöntemlerinin geliştirilmesi ve verinin temini dijital dönüşümde el ele gitmesi gereken iki önemli bileşeni oluşturmaktadır. Ancak bu ikisi arasında esas belirleyici olan insana ait verilerin elde bulundurulmasıdır. Bu nedenle dijitalizasyon çağında verinin mülkiyeti, verinin temini dolayısıyla verinin kendisi ana belirleyici parametredir. Matematiksel ve istatistiksel derinleşmeye bağlı olarak gelişen hesaplama yöntemleri, veriden bağımsızdırlar ve her zaman geliştirilebilirler ancak canlılara ait veri olmadan yaşamsal fonksiyonların taklit edilebilmesi mümkün değildir.

Dijital Veri İmparatorlukları ve Veri Hukuku
Verinin bir güç unsuru olarak ortaya çıkışı ve kişilere ait özel verilerin mahremiyetini ihlal eden veri kraliyetlerinin şimdiden kurulmuş olması, verinin heterodoksi bir azınlığın tekelinde hâlihazırda toplanmış olması (Facebook, Google, Amazon, Yandex, Baidu, Instagram, Twitter vb.) ve bireylerin kendi başlarına kişisel verilerini korumaktan aciz bulunmaları nedenleriyle bireylere ait olan verilerin sahipliği konusunda uluslararası hukuki düzenlemelerin ortaya konmasına ihtiyaç vardır. İster veri, marjinal bir azınlığın elinde bulunsun ya da isterse merkezi devlet otoriteleri tarafından sahiplenilmiş olsun, bireylere ait verilerin korunmasında geniş çaplı birtakım hukuki düzenlemelerin yapılmasına ihtiyaç vardır. Var olan veri imparatorlukları, şu anda dünya genelinde yaşayan milyarlarca insanın kişisel verilerini halihazırda ellerinde bulundurmaktadırlar. Eğer veri sadece bu şirketlerin ve ülkelerin (ABD, Çin, Rusya) tekelinde kalırsa, dünyada değişik toplumlar içinde yaşayan insanlar bu şirketlerin ve devletlerin dijital vasılı, kölesi olacaklardır. Bu bağlamda öncelikle dünya devletleri arasında bir uzlaşmanın ve global düzeyde verilerin kullanımına ilişkin ortak bir mutabakatın sağlanması gerekmektedir. Tüm dünyada yaşayan insanların verilerini onlardan izin almadan toplayabilen ve istediği zamanda bunları potansiyel olarak kullanabilecek (olumlu veya olumsuz) durumda olan şirketlerin, ülkelerin engellenmesi ve kişisel verilerinin korunması tamamen yepyeni bir Veri Hukukunun uluslararası düzeyde tesisine ve sürekli geliştirilmesine bağlıdır. Aksi takdirde, dünyada yaşayan bireyler, kendilerini bu devasa yapılara karşı koruyamayacak ve dijital diktatörlüklerin birer vasılı veya kölesi olmaktan kurtulamayacaklardır.

Dijital Asimetri
Diğer taraftan dünya genelinde yapay zekâ, matematik, bilgisayar teknolojileri konusunda gelişmiş birtakım ülkelerle ABD başta olmak üzere, dünyada bu alanda söz sahibi olmayan, gelişmemiş ülkeler arasında ciddi bir asimetri söz konusudur. Bu asimetri ve gelişmişlik farkları 21.yüzyılda daha da derinleşirse, ki derinleşmesi ve bu uçurumun büyümesi kuvvetle muhtemeldir, bu durumun dünya barışı adına olumsuz etkileri söz konusu olabilir. Dijital ve veri tekelleşmelerinin önünün alınması ve bireylerin kaderlerinin bu veri kartellerinden kurtarılması bir gerekliliktir. Dijitalleşme, birçok ülkeden daha güçlü bir konumda bulunan, veriyi elinde tutan birtakım şirketlerin, kurumsal yapıların oluşmasına zemin hazırlamıştır. Daha fazla vakit kaybetmeden, ülke olarak dijital dönüşümü meydana getiren alanlarda hızlı bir gelişim göstermek ve sürekli ilerlemek mecburiyetindeyiz. Gerek kendi vatandaşlarımızın veri güvenliğini sağlayabilmemiz ve gerekse de küresel denklem içinde kurulacak dengelerin dünya vatandaşlarının lehine kurulmasında dengeleyen bir ülke olabilmemiz için kat etmemiz gereken ciddi mesafeler bulunmaktadır.

Dijitalizasyonun Orijini: Eğitim ve Öğretim
Bu bağlamda öncelikle, eğitim sistemimizi dijital dönüşüme uygun olarak yeniden programlamamız gerekmektedir. Mevcut eğitim sistemimiz içinde yer alan müfredat yapısının yeterliliği konusunda bir araştırma yapmaya gereksinim duymadan gerçekleştirilmesi gereken temel değişiklikler görülebilir. O halde, eksik olduğumuz bu alanlara daha çok önem vermek, mevcut eğitim ve öğretim müfredatımızı çok hızlı gelişen bu yeni sanayi devrimine göre adapte etmek durumundayız.

Bilim, sanayi ve teknoloji adına geliştirilmesi düşünülen her bir parametrenin, kökenine indiğimizde yetişmiş insan kaynağı karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenledir ki, iktisadi büyüme modellerinde farklı ülkelerin birbirleriyle olan gelişmişlik farklarının temelinde yatan teknolojinin geliştirilmesini içsel olarak etkileyen beşerî sermaye çok önemli bir role sahip olarak bulgulanmıştır. 4.Sanayi Devrimini ve tüm diğer sanayi devrimlerini meydana getiren ana unsur, bu devrimleri meydana getiren insan kaynağından başkası değildir! Şu anda bu devrime yön veren tüm diğer ülkelerdeki insan kaynağı profiline benzer insan kaynağını ülke olarak biz de yetiştirebiliriz. Hiçbir ülkedeki nitelikli beşerî sermaye ekzojen (dışsal) olarak dışarıdan transfer edilmemiştir ama sonradan endojen (içsel) olarak yetiştirilmiştir. Eğer bu devrimi geliştirecek nitelikteki insan kaynağını yetiştirebilirsek, elbette biz de bu devrimi şekillendiren ve yapay zekanın olası zararlarını bertaraf edebilen, küresel arenada dengeleyici bir ülke olabiliriz.

Hayat Boyu Öğrenme
Yapay zekâyla birlikte birçok meslek gruplarının yok olması veya daha karmaşık meslek gruplarına dönüşmesi söz konusu olabilecektir. Basitten karmaşığa doğru birtakım meslek gruplarının yapay zekâ ürünü robotlar, makineler, bilgisayarlar tarafından replike edilmesi söz konusu olacaktır. Karmaşık, sofistike iş ve ameliyelerin replikasyonu daha zor olacaktır. Bilim insanlığı, yapay zekâ tarafından ikamesi mümkün olmayan yegâne meslek grubudur. İlk etapta, karmaşık iş ve mesleklerin gelecekte varlıklarını sürdürecekleri varsayımına dayanarak daha nitelikli insan kaynağını nasıl yetiştirebileceğimize dair yeni eğitim ve öğrenme metodolojileri geliştirmek zorundayız. Hayat boyu öğrenme üzerine yeni programlar ihdas etmeliyiz ve öğrenme sürecinin bir ömür boyu devam edeceğini pratiğe dönüştüren gerçekçi sistemler oluşturmalıyız. Çünkü girift iş ve meslek gruplarının ayakta kalacağı böylesi bir çağda, sıradan işler ve çalışanların varlıklarını devam ettirmesi mümkün gözükmemektedir. Bu türde karmaşık iş ve ameliyeleri yapacak insan kaynağının yetiştirilmesi de ancak hayat boyu öğrenme programları ve ülke sathına yayılmış ciddi bir eğitim seferberliği ile mümkün olabilecektir.

Öğrenmeyi Kolaylaştıran Mekanizmalar
Eğitim içinde bir diğer dikkate alınması gereken önemli kavram, öğrenmenin kolaylaştırılmasıdır. Mevcut eğitim ve öğretim sistemleri, bireyselliğe dayanmaktadır. Tüm dünya genelinde olduğu üzere, bireylerin kendi başlarına kişisel çalışma ve başarılarını ödüllendiren bir eğitim sistemine sahibiz. Bireyselliği ön plana çıkaran ve bilgi paylaşımını engelleyen eğitim sistemlerini terk etmeliyiz. Bireylerin birbirleriyle yardımlaşmasını ödüllendiren, öğrenmeyi kolaylaştıran eğitim modellerini ortaya koymak mecburiyetindeyiz. Böylelikle hem toplum için, yetiştirdiğimiz insan kaynağımızın ahlaki değerlerini geliştirebilir hem de yardımlaşmayı esas alan modellerle öğrenmenin önündeki önemli bariyerlerden biri olan bireyselliği ortadan kaldırabiliriz. Mevcut eğitim ve öğretim sistemi içinde bireylerin birbiriyle yardımlaşmasını teşvik eden herhangi bir unsur, ödül, mekanizma bulunmamaktadır. Yardımlaşmayı esas alan eğitim ve öğretim modelleri ortaya koyabilirsek, alınması imkânsız olarak görülen uzun mesafeleri çok kısa bir zamanda alabiliriz, eğitim ve öğretim sistemimizi çok daha verimli hale getirebiliriz.

Bilginin Yayınımını Artıracak Sistemsel Yapılar
Endüstri 4.0’ın ana eksenini oluşturan temel ülkelerle olan aramızdaki uzun mesafeyi kapatabilmemiz için bilginin yayılımına da çok önem vermek durumundayız. Bilginin yayınımını kolaylaştıran sistemler, sistemsel yapılar ve yeni endüstriyel yönetim modelleri oluşturmalıyız. Dünyada cari olan mevcut eğitim ve endüstriyel sistemlerde bilgiye erişim rekabete dayanmaktadır. Halbuki, yoğun rekabet bilginin işletmeler, bireyler arasında yayınımını azaltmaktadır ve diğerkâmlığı öldürerek kişiselliği, işletmeler açısından monopolleşmeyi ön plana çıkarmaktadır. Yalnızca rekabete dayalı olmayan, edinilen bilginin tüm öğrenciler veya işletmelere yayılımını kolaylaştıran sistemsel değişikliklere ihtiyaç vardır. Böylelikle bilgi, birtakım spesifik yetenekli insanların öğrenebildiği bir meta olmaktan çıkarak, daha çok bireyin katkılarıyla sürekli geliştirilen bir metaya dönüşecektir. Mevcut sanayi ve eğitim sistemimiz içinde yer alan aktörlerin etkileşimini, bilgi alış-verişini geliştiren yeni yönetim biçimleri, sistemsel yapılar ortaya konup işletilebilirse bilgi daha kolay olarak tüm bireylere, işletmelere ulaşacaktır. Böylesi bir yapı içerisinde durağanlık ortadan kalkabilecek, sürekli gelişim adeta tüm aktörler açısından bir zorunluluk halini alacaktır.

Sonuç
Yapay zekâ konusunda ortaya konan ilk bilimsel çalışmalar yarım asırdan fazla bir zaman öncesine dayanmaktadır ve bu alandaki gelişmeler günümüzde artık pik yapmış durumdadır. Adeta yapay zekaya yön veren ülkeler, yapay zekâ tepesini tırmanmayı bitirerek artık yokuş aşağı inmeye başlamışlardır. Böylelikle 21.yüzyılda gelişmelerin çok hızlı cereyan edeceği bir aşamaya gelmiş bulunmaktayız.

Yapay zekâ konusunda öncü çalışmaları ortaya koyan ülkeler arasında herhangi bir mutabakat yoktur ve bu ülkeler arasında rekabet devam etmektedir. Endüstri 4.0 kavramını ilk defa ortaya atan Almanya, yapay zekâ konusunda çalışmalarını derinleştiren ABD, komünist bloğun en büyük ve güçlü temsilcisi Çin ve uzak doğunun en büyük ekonomik güçlerinden Japonya birbirinden bağımsız olarak bu konu üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmış durumdadırlar. Bu kozmopolit yapı içerisinde dijital dönüşüm sürecinin yavaşlaması mümkün gözükmemektedir. Gelecek, tamamen yapay zekâ ve dijital dönüşüm etrafında şekillenecektir. O halde ülke olarak bizim de bu süreçten etkilenmemiz mümkün değildir. Gelişim süreci bizim tasarrufumuz dışında şekillenen bu sürece asgari olarak adapte olmak zorundayız. Yuval N. Harari’nin üzerinde durduğu dijital diktatörleşmelerin ortaya çıkmaması, biraz da bizim gibi geriden gelen ülkelerin bu konularda yapacakları hamle ve atılımlara bağlıdır. Eğer, yapılması gerekenler yapılır, aradaki mesafeler kapanabilirse, asimetri ortadan kalkacak ve geleceği şekillendiren daha homojen ve dengeli bir dünya ortaya çıkmış olacaktır.

Spesifik birtakım ülkeler dışında, bu sürecin dışında kalmış ülkelerin aradaki mesafeleri kapatmaları onların ortaya koyacakları performansa bağlı olacaktır. Dijital Dönüşüm ve yapay zekanın arkeolojisini yaptığımızda, karşımıza yine beşerî sermaye, yetişen insan kaynağının kalitesi çıkmaktadır. Aradaki bu derin mesafeyi kapatabilmemiz için işin kökenlerine inmemiz, meseleyi temelinden ele alarak eğitim ve öğretimde, halihazırda dijital dönüşüm sürecine yön veren ülkelerden daha üstün sistemler, yeni yönetim modelleri ortaya koyarak insan kaynağı reformumuzu gerçekleştirmek zorundayız.

Yapay zekâ devriminin nihai olarak ulaşacağı son nokta, insanoğlundan farklı yeni organik canlıların oluşturulmasıdır. Mevcut durumda canlılara ait fonksiyonlar, şimdilik sadece inorganik makine ve robotlara aktarılabilmektedir. Ancak Yuval Harari’nin de belirttiği gibi belki de yapay zekayla birlikte yaşam formları bir sonraki aşamada yarı-organik canlılara ve nihai olarak sapiens’den farklı, insana benzeyen organik yeni canlı formlara aktarılabilecektir. Harari’nin işaret ettiği, bu olumsuz gelişmelerin yaşanmaması da gelecekte yapay zekâya yön verecek enginliğe ulaşmış bir ülke olmamıza bağlı olacaktır.

Dipnotlar

World Economic Forum 2018, Prof. Yuval Noah Harari’nin yapmış olduğu “Will the Future be Human?” konulu konuşma:

https://www.weforum.org/events/world-economic-forum-annual-meeting-2018/sessions/will-the-future-be-human