İçindekiler
Dergi Arşivi

İklim Değişikliği ve 21. Yüzyıl Kalkınma Perspektifi

Abdurrahim DURMUŞ / Sanayi ve Teknoloji Uzman Yardımcısı (Sanayi Genel Müdürlüğü)

 

18. ve 19. yüzyıllarda buhar gücüyle çalışan makinaların icadıyla birlikte sanayileşme başlamış ve buna paralel olarak kentleşme artmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde dünya nüfusunun da hızlı bir şekilde çoğalması ve insanların tüketim endeksli bir yaşam biçimini benimsemelerinin sonucu, doğal kaynaklar plansız bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Teknolojinin gelişimine bağlı olarak insan yaşamının kolaylaştığı ve refahın arttığı 1950 sonrası dönemde, rekabetçi ekonomilere geçiş önemli çevresel sorunları da beraberinde getirmiştir. Günümüze kadar intikal eden ve halen çözülmeyi bekleyen, doğal yaşamın geleceğini tehdit eden en ciddi çevresel sorun ise insan aktiviteleri sonucu doğaya salınan sera gazlarının neden olduğu “İklim Değişikliği”dir.

Literatürde iklim değişikliği, “Karşılaştırılabilir zaman dilimlerinde gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan veya dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan faaliyetleri sonucunda, iklimde oluşan değişiklik” şeklinde tanımlanmaktadır. Fosil yakıtların (kömür, petrol ve türevleri, doğal gaz vb.) kullanımından kaynaklanan sera gazlarının atmosfere salınımının ve ormansızlaşmanın hızlanması nedeniyle dünyanın karbon tutma kapasitesinin azalmasının sonucu küresel sıcaklığın artması, iklim değişikliğinin en önemli sebebi olarak gösterilmektedir. Bu etmenlerin dayandığı temel faktörler; nüfus büyüklüğü, ekonomik faaliyetler, yaşam tarzı, enerji kullanımı, toprak kullanım şekli, teknoloji ve iklim değişikliği politikaları olarak sıralanmaktadır. 

Şekil 1. Yıllara Göre Küresel Sıcaklık Artışı

Kaynak: IPCC 5. Değerlendirme Raporu, 2013

1880-2012 yılları arasında kara ve okyanus yüzeyinin sıcaklığı ortalama 0,85 °C artmıştır [IPC13]1. Aşırı yağış, kuraklık, okyanuslarda su sıcaklığı ile asit oranının artması ve sıcak hava dalgalarının yoğun yaşanması gibi birçok olumsuz etki gösteren iklim değişikliği, doğal yaşam için mevcut riskleri artırmakla birlikte yeni riskler de ortaya çıkarmaktadır. Nihai etki noktasına bakıldığında iklim değişikliğinin ekonomik büyümeyi yavaşlatacağı, yoksulluğun azaltılmasını zorlaştıracağı ve gıda güvenliğini azaltacağı öngörülmektedir.

Küresel ısınmanın nedenleri ve sonuçları konusunda dünya çapında ilk ciddi toplantı 1979 yılında, Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) öncülüğünde gerçekleştirilen “Birinci Dünya İklim Konferansı”dır. 1988 yılında ise Birleşmiş Milletler’in iki örgütü olan Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından insan faaliyetlerinin neden olduğu iklim değişikliğinin risklerini değerlendirmek üzere “Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC)” kurulmuştur. İnsan faaliyetleri sonucu salınan sera gazlarının iklim üzerinde etkileri olduğunu kabul ederek, atmosferdeki sera gazı konsantrasyonunu, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en aza indirecek bir seviyede tutmayı amaçlayan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 1992 yılında Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen “Rio Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda imzaya açılmış ve 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşmede, ulusal ve bölgesel farklılıklar hesaba katılarak “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluk” ilkesi benimsenmiş, sözleşmenin tüm taraflarına insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının azaltımı konusunda çeşitli yükümlülükler getirilmiştir. “Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar” ilkesi, bazı ülkelerin sanayi devriminden sonra iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarını atmosfere diğer ülkelerden daha çok salmalarından ötürü daha fazla sorumluluk almaları gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. Bu bağlamda Sözleşme, farklı yükümlülüklere göre ülkeleri üç gruba ayırmıştır. Ek-1’de pazar ekonomisine geçmiş Doğu Avrupa ve eski Sovyet ülkeleri ile OECD üyesi ülkeler bulunurken, Ek-2’de sadece OECD üyesi ülkeler yer almaktadır. Sözleşmeye göre Ek-1 ülkelerinin temel sorumluluğu, küresel ısınmanın önlenmesi amacına yönelik olarak sera gazı emisyonlarının azaltımına ilişkin politikalar uygulamak ve 2000 yılına kadar toplam sera gazı emisyonlarını 1990 seviyesine indirmektir. Ek-2 ülkeleri ise Ek-1’de belirtilen yükümlülüklere ilaveten, ekler dışında kalan gelişmekte olan ülkelere finansal ve teknik destek sağlamakla yükümlü kılınmıştır. İklim değişikliği konusunda herhangi bir yükümlülük verilmeyen ek dışı ülkeler, sera gazı salınımlarını azaltmaya, araştırma ve teknoloji üzerinde iş birliği yapmaya ve sera gazı yutaklarını korumaya teşvik edilmektedir. Türkiye, Sözleşmeye 2004 yılında taraf olarak Ek-1 listesinde yer almıştır.

BMİDÇS’nin uygulanmasını gözetmek amacıyla, her yıl tüm tarafların söz sahibi olduğu “Taraflar Konferansı (COP)” toplantıları gerçekleştirilmektedir. Japonya’da gerçekleştirilen 3. Taraflar Konferansında, Sözleşmesinin sera gazı emisyonlarının azaltılmasına veya sınırlandırılmasına yönelik hukuki açıdan bağlayıcı belgesi olan Kyoto Protokolü imzaya açılmış ve 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. Protokolde Ek-1 ülkelerinin sera gazı emisyonlarını 2008-2012 döneminde 1990 seviyesinin %5 altına indirmeleri öngörülmüştür. Türkiye, Protokole 2009 yılında taraf olmuş ancak herhangi bir yükümlülük altına girmemiştir.

Güney Afrika’da gerçekleştirilen 17. Taraflar Konferansında Kyoto Protokolü’nün ikinci yükümlülük döneminin 1 Ocak 2013 tarihinde başlayacağı kararıyla 2015 yılı sonuna kadar kapsayıcı, uygulanabilir ve adil yeni bir iklim değişikliği anlaşma taslağının hazırlanması için çalışmaların başlatılması kararı alınmıştır. 2012 yılında Katar, Doha’da gerçekleştirilen 18. Taraflar Konferansında ise Kyoto Protokolünün ikinci taahhüt döneminin 2020’de bitmesine karar verilmiştir.

Yeni anlaşmaya yönelik müzakereler Paris’te düzenlenen 21. Taraflar Konferansı’nda sonuçlanmış ve küresel sıcaklık artışını 2°C ile sınırlandırmayı hedefleyen “Paris Anlaşması” kabul edilmiştir. 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe giren Anlaşma’da, Sözleşmenin ek sistemine atıf yapılamayarak “gelişmiş ülke” ve “gelişmekte olan ülke” tanımlamaları kullanılmış ve böylelikle mevcut ek sisteminden uzaklaşılmıştır. Anlaşma’yla, gelişmiş ülkelerin ekonomi ölçeğinde mutlak sera gazı emisyon azaltımında öncülük edeceği ve gelişmekte olan ülkelere finansal ve teknolojik destek sağlanacağı kararlaştırılmıştır.

Kyoto Protokolünün aksine Paris Anlaşması’nda aşağıdan yukarı bir yaklaşım sergilenmiştir. Şöyle ki; Paris Konferansı öncesinde ülkeler, iklim değişikliğiyle mücadelede ortaya koyacakları politikaların belirtildiği “Niyet Edilmiş Ulusal Katkılarını-INDC2” sunmaya davet edilmiştir. Anlaşma, sunulan bu INDC’ler üzerine inşa edilmiştir. Ülkemiz de, artımdan azaltım öngören INDC’sini BMİDÇS Sekretaryasına sunmuştur. Türkiye, 2030 yılında, referans senaryoya göre %21 azaltım yapmayı taahhüt etmiştir.

 

Şekil 2. Türkiye’nin Niyet Edilmiş Ulusal Katkısı

Kaynak: UNFCCC

Sözleşme Sekretaryası, sunulan INDC’lerin kümülatif etkilerini projekte etmiş olduğu sentez raporunu 2016 yılında güncellemiştir. Güncel rapora göre, mevcut INDC’lerin uygulanması durumunda küresel sera gazı emisyon artış hızının yavaşlayacağı ancak emisyon artışının devam edeceği öngörülmektedir. Yapılan projeksiyonlara göre 2010-2030 yılları arasında atmosferde birikecek olan kümülatif sera gazı miktarının 738.8 Gt CO2 eq olacağı varsayılmaktadır. Küresel sıcaklık artışının 2°C aşmamasını temin edecek limit değere ise sadece 261 Gt CO2 eq kaldığı belirtilmiştir.

 

Şekil 3. Sıcaklık Artışının Sınırlandırılması

Kaynak: Aggregate Effect Of The Intended Nationally Determined Contributions, Synthesis Report, UNFCCC, 2016

Emisyon artışının devam etmesi; küresel sıcaklığın artması, iklim sisteminin tüm bileşenlerinde uzun süreli değişimlerin yaşanması ve ekosistemin geri döndürülmesi mümkün olmayan şiddetli olumsuz etkilerin altında kalması ihtimallerini doğuracaktır. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin en aza indirilmesi için sera gazı emisyonlarında sürekli ve önemli bir miktarın azaltımına ve iklim değişikliğinin olumsuz etiklerine adapte olunmasına ihtiyaç vardır. Küresel sıcaklık artışının 2100 yılında sanayi devrimi öncesi döneme göre 2°C ile sınırlandırılması için küresel çapta çok güçlü bir çabanın gösterilmesi gerekmektedir.

İklim değişikliği konusunda yapılan araştırmalar sonucu, karbon emisyonlarının göz önüne alınmadığı ekonomik kalkınma anlayışının sürdürülemez olduğu anlaşılmıştır. Bunun sonucu olarak da düşük karbonlu kalkınma kavramı ortaya çıkmıştır. BMİDÇS altında yürütülen iklim değişikliği müzakerelerinin de önemli yapı taşları arasında yer alan ve düşük emisyonlu kalkınma veya düşük karbonlu büyüme gibi isimlerle de anılan düşük karbonlu kalkınma kavramı, ilk olarak Avrupa Birliği tarafından 2008 yılında ortaya atılmış ve uluslararası toplumun iklim değişikliği ile mücadele öncelikleri ve ihtiyaçlarının nasıl belirleneceğini belirten bir yöntem olarak tanımlanmıştır. Daha sonraki süreçte, gelişmekte olan ülkelerin sera gazı emisyon azaltımı yapmalarının bir alternatifi olarak “Düşük Emisyonlu Kalkınma Stratejileri” gündeme getirilmiştir. 2010 yılında Meksika’nın Cancun Kentinde düzenlenen 16. Taraflar Konferansı’nda, stratejilerin sürdürülebilir kalkınmanın vazgeçilmez bir unsuru olduğu ve bu stratejileri hazırlaması için gelişmekte olan ülkelere teşvik ve desteklerin verilmesi gerektiği kabul edilmiştir. “Düşük Karbonlu Kalkınma Stratejileri”, 2015 yılından itibaren müzakere metinlerinde yer almıştır.

Düşük karbonlu kalkınma, üretim süreçlerinde enerji ve kaynak verimliliğini artırarak çevre ve doğal kaynaklar üzerindeki baskının en aza indirilmesini, iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının azaltılarak kontrol altına alınmasını, küresel finansman kaynakları ve teşvik mekanizmaları oluşturarak yoksullukla mücadele edilmesini baz alan bir kalkınma modelidir. Düşük karbon ekonomisinin amacı imalat sanayi, tarım, ulaştırma ve elektrik üretimi gibi alanlarda mümkün olan en düşük seviyede emisyon ile enerji elde edilmesini ve üretim yapılmasını sağlamak ve böylelikle üretim ve tüketim kapsamında tüm kesimler tarafından enerjinin ve doğal kaynakların daha verimli bir şekilde kullanımını gerçekleştirmektir.

Paris Anlaşmasında üzerinde mutabakata varılan küresel sıcaklık artışının 2°C ile sınırlandırılması ve 1,5°C altında tutulmasına yönelik çaba sarf edilmesi hedefinin başarılabilmesi için, tüm tarafların kısa dönemli emisyon azaltım hedefleriyle uyumlu uzun dönemli kalkınma stratejilerini belirlemeleri gerekmektedir. Bu sebeple, “Uzun Dönemli Düşük Sera Gazı Emisyonlu Kalkınma Stratejisi” ifadesi Anlaşma metnine derç edilmiş ve Anlaşmaya taraf ülkelerin 2020 yılına kadar stratejilerini hazırlayıp BMİDÇS Sekretaryasına sunmaları için çağrı yapılmıştır.

İklim değişikliğinin zararlı etkilerinin bertaraf edilebilmesi için küresel ölçekte bu yüzyılın sonunda sıfır karbonlu ekonomiye geçişin sağlanması gerektiği ifade edilmektedir. Bu geçişin sağlanması için tüm ülkelerin yol haritalarını belirlemeleri büyük önem taşımaktadır. Hâlihazırda; Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Meksika, Almanya, Fransa ve Benin “Uzun Dönemli Düşük Sera Gazı Emisyonlu Kalkınma Stratejilerini” hazırlamış ve BMİDÇS Sekretaryasına sunmuştur. Enerji, sanayi ve ulaştırma gibi birçok sektöre ilişkin hedeflerin yer aldığı bu stratejilerde, ABD ile Kanada 2005 yılına göre 2050 yılında sera gazı emisyonlarını %80 azaltmayı hedeflediğini; Meksika 2000 yılına göre 2050 yılında sera gazı emisyonlarını %50 azaltmayı hedeflediğini; Almanya 1990 yılına göre 2050 yılında sera gazı emisyonlarını %85-90 azaltmayı hedeflediğini ve Fransa ise 1990 yılına göre 2050 yılında sera gazı emisyonlarını %75 azaltmayı hedeflediğini belirtmiştir. 

Türkiye Değerlendirmesi

Akdeniz Havzasında yer almasından dolayı iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine maruz kalan Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine 2004 yılında, Kyoto Protokolü’ne ise 2009 yılında taraf olmuştur. Paris Anlaşması’nı 22 Nisan 2016 tarihinde imzalamasına rağmen parlamento onay süreci tamamlanmadığı için anlaşmaya henüz taraf olmamıştır. Sözleşmenin Ek-1 listesinde yer alan Türkiye, diğer Ek-1 ülkelerinden farklı olduğuna ilişkin Taraflar Konferansı kararları bulunmasından dolayı günümüze kadar emisyon azaltım yükümlülüğü altına girmemiştir.

Hızlı gelişen ekonomisine ve artan nüfusuna paralel olarak Türkiye’nin sera gazı emisyonları 1990-2014 yılları arasında %125 oranında artmıştır. Başlıca emisyon kaynaklarını ise enerji, sanayi ve ulaştırma sektörleri oluşturmaktadır. Ekonomisi enerji ve emek yoğun sektörlere dayandığından önümüzdeki dönemde emisyonlarının artacağı düşünülmektedir. Türkiye ekonomisinin karbon yoğunluğu her ne kadar OECD ortalamasına yakın olsa da, OECD ülkelerinin karbon yoğunluğu düşerken Türkiye’nin karbon yoğunluğunun aynı değerlerde devam ettiği görülmektedir. Bu trend, emisyon azaltım talebinin karşılanmadığı ve emisyon azaltım potansiyelinin olduğunu göstermektedir.

 

Şekil 4. GSYİH Sera Gazı Emisyon Yoğunluğu

Kaynak: OECD

 

Türkiye ekonomisinin enerji yoğunluğunu analiz ettiğimizde de, dünya ve AB ortalamasının düşüş trendinde olduğu halde Türkiye’nin enerji yoğunluğunun karbon yoğunluğuna benzer şekilde çok küçük bir düşüş gösterdiği görülmektedir. Enerji yoğunluğundaki bu trend ise enerji verimliliği talebinin tam karşılanmadığını ve Türkiye’nin enerji verimliliği potansiyelinin bulunduğunu göstermektedir.

Paris Anlaşmasıyla başlayan yeni süreçte, 2100 yılında sıfır karbon hedefi ile yeni bir ekonomik model uygulanmaya başlanmıştır. Fosil yakıt kullanımın azaldığı bu ekonomik modelin başarılı uygulanabilmesi noktasında enerji verimliliği ve yenilebilir enerji ön plana çıkmaktadır.

Şekil 5. GSYİH Enerji Yoğunluğu

Kaynak: Global Energy Statistical Yearbook, 2016

İklim meselesini bir fırsat görerek düşük karbonlu ekonomiye geçmeyi başarabilmesi halinde Türkiye, sadece enerjide dışa bağımlılığını azaltmakla kalmayıp yeni istihdam alanları da oluşturabilir. Ayrıca, iklim değişikliği endeksli kurulan yeni ekonomik düzenin önemli aktörlerinden biri olma şansını da yakalayabilir.

Bu sebeple, Türkiye’nin düşük karbonlu ekonomiye geçiş için somut hedefler içeren ve tüm sektörleri kapsayıcı bir yol haritası belirlemesi gerekmektedir. Tüm sektörel stratejiler bu makro yol haritasına göre hazırlanmalı, tüm yatırım ve teşvik planlamaları bu minvalde gerçekleştirilmelidir. 

Kaynakça


1. Aggregate Effect Of The Intended Nationally Determined Contributions, Synthesis Report, UNFCCC, 2016.


2. Fıfth Assessment Report Of The Intergovernmental Panel On Clımate Change, IPCC, 2013


3. Synthesis Report, IPCC, 2014.


4. Paris Agreement, UNFCCC, 2015.


5. Yeldan, E., Voyvoda, E. , Türkiye İçin Düşük Karbonlu Kalkınma Yolları ve Öncelikleri, WWF-TÜRKİYE ve Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi, İstanbul; Bion Matbaacılık, 2015.


6. Şatır, D., Düşük Karbonlu Kalkınma, Anahtar Dergisi, Ankara: Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Sayı: 294, Haziran, 2013.


7. Akın, G., Küresel Isınma, Nedenleri ve Sonuçları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Ankara: 2006.


8. Karakaya, E., Özçağ, M., Sürdürülebilir Kalkınma ve İklim Değişikliği: Uygulanabilecek İktisadi Araçların Analizi, Adnan Menderes Üniversitesi,


9. Global Energy Statistical Yearbook, Enerdata, 2016.


10. United Nations Framework Convention Climate Change, http://www.unfccc.int


OECD, http://www.oecd.org/

 

Dipnot

1 Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change)

2 Niyet edilmiş ulusal kararlaştırılmış katkı (Intended Nationally Determined Contributions-INDC). Paris Anlaşması metninde INDC ifadesi yerine NDC ifadesi bulunmaktadır: Ulusal kararlaştırılmış katkı (Nationally Determined Contributions-NDC)