İçindekiler
Dergi Arşivi

İş Dünyasının İklim Değişikliği Sorununa Yaklaşımı: Yükselen Duyarlılık ve Düzenleme İhtiyacı

Dr. Nurşen Numanoğlu/TÜSİAD Genel Sekreter Yardımcısı - Tanyeli Behiç Sabuncu, TÜSİAD Sanayide Dönüşüm/Sektörel Politikalar Bölümü Uzmanı

 

Dünya Ekonomik Forumu tarafından bu yıl yayınlanan bir araştırma iklim değişikliğini önümüzdeki 10 yıla dair tehditler arasında birinci sırada, iklim değişikliğiyle bağlantılı su kıtlığı, göç vb. tehditleri ise ilk 10 içerisinde öngörmektedir . Bu sonuçlar, salt çevresel bir sorun olmanın çok ötesinde ve çok sayıda alanı etkileyen bir tehdit olan iklim değişikliğinin ciddiyetine ve önceliğine dikkat çekmektedir. Bu tehditle mücadele, sanayi ve enerji başta olmak üzere birçok alanda, iş yapma modellerinde ve politikalarda köklü değişimleri gerektirmektedir.

Geçtiğimiz yıllar içerisinde iş dünyasında iklim değişikliği sorununa yönelik duyarlılığın artan ölçüde geliştiğini söylemek mümkündür. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21. Taraflar Konferansı (COP 21) öncesinde daha da görünür hale gelen bu duyarlılık uluslararası iş dünyası kuruluşları tarafından ortaya konan beklentilerde de kendini göstermiştir. Söz konusu duyarlılığın en somut biçimde kendini gösterdiği alanlardan biri ise yenilenebilir enerji alanındaki yatırımlar olmuştur. Buna paralel olarak iklim değişikliğiyle yakından ilişkili konumdaki bir başka sektör olan sanayide yaşanan teknolojik dönüşüm de dikkat çekmektedir.

Geçtiğimiz yıl sonunda gerçekleşen COP 21’de imzalanan Paris Anlaşması, katılımcılığı yanı sıra, ortaya koyduğu hedefler ve temel prensipleri itibariyle iklim değişikliğiyle mücadelede küresel düzeyde bir kararlılığı ortaya koymuştur. Söz konusu anlaşmanın bu çerçevede iş dünyasına güçlü bir sinyal verdiği söylenebilir. Bununla birlikte özellikle gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği ile mücadele amaçlı çalışmalarının finansmanına ilişkin belirsizlikler halen devam etmektedir.

Bu makale iş dünyasının bu konudaki artan duyarlılığını ve bununla bağlantılı olarak sanayi sektöründe yaşanan dönüşümü, yenilenebilir enerji alanındaki gelişmeleri küresel ölçekte ve Türkiye özelinde ele almakta ve buradan hareketle düzenleme ihtiyacına dikkat çekmektedir.

İş dünyasının yükselen duyarlılığı
Küresel Durum

2000li yılların başından bu yana ortaya çıkan çeşitli girişimler iş dünyasının iklim değişikliği konusundaki artan duyarlılığını ortaya koymaktadır. COP 21 öncesinde hız kazanan bu duyarlılığın en somut yansımalarından biri “We Mean Business” koalisyonu olmuştur. Söz konusu koalisyon kapsamında bini aşkın şirket iklim değişikliğiyle mücadele için CO2 emisyonlarının fiyatlanması gerektiğini ortaya koyan bir bildiriye imza atmışlardır. Öte yandan, BusinessEurope, BIAC, MEDEF gibi iş dünyası kuruluşları Paris zirvesi öncesinde yaptıkları çağrılarda karbonun fiyatlanmasının yanı sıra fosil yakıt teşviklerinin kaldırılması, emisyonların izlenmesi, raporlanması ve doğrulanmasına ilişkin ortak bir çerçeve oluşturulması yönündeki beklentilerini ortaya koymuşlardır. İklim değişikliğinin iş dünyası tarafından salt çevresel bir sorun olarak görülmediğini ortaya koyan bu çağrılar düşük karbonlu bir ekonomiye geçişe yönelik adımların atılması için ihtiyaç duyulan koşulları ortaya koymuştur.

İş dünyasının iklim değişikliği konusundaki hassasiyetini ortaya koyan bir başka somut örnek ise küresel çapta çok sayıda yatırımcıyla halka açık şirketi bir araya getiren bir platform olan Karbon Saydamlık Projesi’dir (Carbon Disclosure Project - CDP). Günümüzde 60 ülkede yürütülmekte olan proje kapsamında 95 trilyon dolar değerinde varlığı temsil eden 822 kurumsal yatırımcının çağrısıyla 1997 şirket yıllık olarak CO2 emisyonlarının durumunu ve bu emisyonları azaltmaya yönelik olarak aldıkları tedbirleri raporlamaktadır. CDP’nin 2015 yılına ilişkin küresel raporuna göre bu şirketlerin % 44’ü emisyon azaltımına ilişkin hedefler koymuş, % 71’i enerji verimliliği tedbirleri uygulamakta, % 36’sı ise yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaya yönelmişlerdir.

COP 21 sonucunda ortaya çıkan ve Paris Anlaşması’na eşlik eden karar metni doğrultusunda oluşturulan iklim Değişikliğiyle Mücadeleye Yönelik Devlet Dışı Aktörler Platformu (NAZCA) ise iş dünyasının bu süreçte kendine biçtiği rolün yansıdığı bir alan olarak görülebilir. Bölgesel yönetimler, şehirler ve sivil toplum örgütlerinin yanı sıra yatırımcıları ve şirketleri de bir araya getiren bu platformda emisyon azaltımına yönelik açıklanan hedefler ve çabaların takip edilmesi öngörülmektedir. Bu çerçevede 2071 şirket iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik bir taahhüt ortaya koyarken bunlardan 105’i emisyon azaltımına yönelik bir hedef belirlemiş, 49’u ise enerji ihtiyacının % 100’ünü yenilebilir kaynaklardan karşılayacağını açıklamıştır.

Türkiye’deki Durum
Türkiye’de iş dünyasının iklim değişikliğine yaklaşımını incelediğimizde ise küresel ölçekteki değerlendirmelere benzer bir tablo olduğu söylenebilir. Bu çerçevede ilk olarak TÜSİAD ve REC Türkiye tarafından kurulan İklim Platformu’nun öncülüğünde gerçekleştirilen İklim Değişikliği CEO Algı Araştırması’nın sonuçlarını incelemek faydalı olacaktır. Sonuçları 2014 yılı Haziran ayında yayınlanan bu araştırma kapsamında Türkiye’de enerji, otomotiv, yapı ve inşaat da (demir-çelik ve çimento dahil) dahil olmak üzere 10 farklı sektörden 25 şirketin üst düzey yöneticileriyle görüşülmüştür. Araştırmaya katılan şirket yetkililerinden % 84’ü şirketlerinin iklim değişikliğinden doğrudan (doğal afetler, kuraklık vb. fiziksel etkiler) veya dolaylı olarak (örneğin yasal düzenlemeler yoluyla) etkilendiğini ortaya koymuşlardır. Araştırmaya göre, bu şirketlerin %96sı iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik strateji geliştirirken, %80’i ise bu alanda bütçe ayırmaktadır.

Türkiye’de özel sektörün iklim değişikliğine karşı duyarlılığını değerlendirmek üzere başvurulabilecek bir diğer kaynak ise CDP’nin Türkiye’deki uygulamaları olabilir. Sabancı Üniversitesi tarafından 2010 yılından bu yana Türkiye’de yürütülmekte olan proje kapsamında raporlama yapan şirket sayısı 5 yıl içerisinde 10’dan 46’ya ulaşmıştır. Söz konusu şirketlerin 35’i Borsa İstanbul (BIST) 100 endeksine yapılan çağrı kapsamında yanıt verirken 11’i ise BIST 100 dışında yer alan ve gönüllü yanıt veren şirketlerdir. Bu şirketlerden % 68’i emisyon azaltımına yönelik hedef koyarken % 89’u ise iklim değişikliğini iş stratejilerine entegre etmişlerdir.

Öte yandan NAZCA platformunda yer alan taahhütlere bakıldığında ise yukarıda sayılan 2071 şirketin 31’i Türk şirketi olup bu şirketlerin yarısından fazlası emisyon azaltımına yönelik hedef belirlemiştir.

Sanayide dönüşüm
Sebepleri ve etki alanının genişliği düşünüldüğünde iklim değişikliği sorunuyla mücadele ekonomide oldukça geniş çaplı bir dönüşümü gerektirmektedir. Temiz enerji kaynaklarının tercih edilmesi, sanayi proseslerinin enerji verimli ve atık çıkarmayacak biçimde dönüştürülmesi, ulaştırma altyapısının verimliliği artıracak ve enerji kullanımını azaltacak biçimde yeniden yapılandırılması bu alanda ilk akla gelen unsurlardır.

Özellikle bazı enerji yoğun sektörler ve üretim proseslerinden kaynaklanan emisyonlar düşünüldüğünde sanayi sektörü iklim değişikliğine en fazla katkı yapan sektörlerden biri olarak görülmekle birlikte iklim değişikliğiyle mücadelede anahtar rol oynamaktadır. Üretime ve istidama katkısı dolayısıyla ekonominin vaz geçilmez unsurlarından biri olan bu sektör teknolojik gelişim potansiyeli ve diğer sektörlerle olan ilişkisi dolayısıyla da kritik konumdadır.

Avrupa Birliği’nde (AB) ihracatın ve Ar-Ge’nin % 80’ini karşılayan ancak geçtiğimiz yıllar içerisinde üretime yönelik yatırımların gelişmekte olan ülkelere kayması nedeniyle ekonomide payı düşen bu sektörün 2020 yılı itibariyle Birlik ekonomisine katkısının % 20 düzeyine çıkarılması hedeflenmektedir. AB Komisyonu söz konusu hedef çerçevesinde teknolojik ve yenilikçi yönüyle güçlü bir sanayi sektörünü rekabetçiliğin ve düşük karbon ekonomisine geçişin ana unsuru olarak konumlandırmaktadır.

Geçtiğimiz üç yüzyıl içerisinde sanayi sektörü, verimlilikte büyük artışı mümkün kılan üç farklı devrime sahne olmuştur. Bunlardan ilki 18. yüzyılda buhar gücüyle çalışan makinelerin kullanımıyla, ikincisi 20. yüzyıl başında elektrik enerjisi kullanımıyla sağlanan seri üretimle, üçüncüsü ise 1970’lerden itibaren elektronik ve bilgi teknolojileriyle birlikte otomasyonun gelişimiyle yaşanmıştır. Günümüzde ise dijitalleşmenin yardımıyla akıllı makinelerin, üretim sistemlerinin ve süreçlerinin birbiriyle eşgüdümlü çalıştığı, bütün üretim birimlerinin birbirleriyle iletişim halinde olduğu bir döneme girmekteyiz. “Sanayi 4.0” olarak da adlandırılan bu dönüşüm süreci yeni bir devrim olarak görülmektedir. Büyük veri ve üç boyutlu baskı gibi teknolojiler bu süreci tetikleyen unsurlardır.

Üretimde henüz kullanılmaya başlanan büyük veri gruplarından faydalanan analiz yöntemleri, ürün kalitesini artırmanın yanında enerji tasarrufu da sağlamaktadır. Örneğin, fabrikalardan elde edilen verilerin analiziyle ortaya konan unsurlardan hareketle enerji kullanımını etkinleştirmeye yönelik modellerin geliştirilmesi mümkündür. Bunun yanı sıra akıllı şebekeler ve mikro şebekeler gibi teknolojiler elektrik dağıtımında ve kullanımında verimliliğin artırılmasına imkan sağlamaktadır.

Öte yandan, üç boyutlu baskı gibi eklemeli üretim tekniklerinin kullanımı karmaşık tasarıma sahip özel ürünlerin az sayıda ve yerinden üretimini mümkün kılmaktadır. Bu yöntemlerin yaygınlaşmasıyla birlikte lojistik ve stok yönetiminin etkinleşmesi mümkün olacaktır . Bu sayede taşımacılıktan kaynaklanan enerji kullanımının ve iklim değişikliğine yol açan emisyonların azalması mümkün olacaktır.

Atık yönetimi ve enerji verimliliği gibi alanlardaki yeni yaklaşımlardan doğan döngüsel ekonomi olgusu ise sanayide dönüşümün bir başka boyutunu ortaya koymaktadır. Ürünün yaşam dönemi en uzun olacak şekilde tasarlanmasını ve üretilmesini öngören bu yaklaşım atıkların yeniden kullanılması yanı sıra yan ürünlerin hammadde veya yakıt olarak yeniden ekonomik döngü içine girmesini mümkün kılmaktadır. Avrupa’da döngüsel ekonomi prensipleri uygulanarak elde edilecek ekonomik kazancın 2030 yılında 1.8 trilyon Euro civarında olacağı tahmin edilmektedir.

Bütün bu gelişmeler bizlere sanayide verimlilik ihtiyacından ve rekabetten doğan dönüşümün iklim değişikliğiyle mücadelenin gerektirdiği ekonomik dönüşümle birlikte gerçekleştiğini göstermektedir. Zira tükenen kaynaklar ve çevresel baskılar sanayide dönüşümün temel etkenlerinden biri haline gelmiştir. Bu dönüşüme ayak uydurmak bir seçenekten ziyade rekabetin doğurduğu bir zorunluluktur.

Yenilenebilir enerji alanında yaşanan gelişmeler ve düzenleme ihtiyacı
Küresel Durum

Özel sektörün iklim değişikliğine yaklaşımını ortaya koyan bir başka unsur ise yenilenebilir enerji alanındaki gelişmelerdir. Özellikle elektrik ve ısı üretiminden kaynaklanan emisyonların payının dünyada % 25 Türkiye’de ise % 37 civarında olduğu düşünüldüğünde bu alandaki gelişmeler büyük önem arz etmektedir.

Frankfurt Finans ve Yönetim Okulu’nun Yenilenebilir Enerji Yatırımlarında Küresel Trendler 2016 Raporu’na göre 2015 yılında yenilenebilir enerji yatırımları 286 milyar dolar düzeyine ulaşarak dünyadaki yeni kapasite yatırımlarının % 53,6’sını teşkil etmiştir. Söz konusu yatırımların 147 milyar dolarının küresel emisyonların yarısına yakınını temsil eden Çin ve ABD’de gerçekleşmiş olması umut vericidir . Yenilenebilir enerji maliyetlerinin düşüyor olduğu düşünüldüğünde bu yatırımların önümüzdeki dönemde de devam etmesi beklenebilir. Öte yandan özellikle Çin gibi gelişmekte olan ülkelerdeki enerji verimliliği artışı bir başka olumlu gelişme olarak gözükmektedir. Bunun bir sonucu olarak 2014 yılında küresel ölçekte enerji yoğunluğu % 2,3 oranında azalmış ve tarihte ilk defa ekonomik büyümeye karşın emisyonlar sabit kalmıştır.

Ancak yenilenebilir enerji kaynakları dünya elektrik üretiminin sadece % 10,3’ünü karşılamaktadır . Paris Anlaşması kapsamında öngörülen hedefler (küresel ortalama sıcaklık artışının 1,5 – 2 derece ile sınırlandırılması, 2050 yılı sonrasında karbon emisyonları ile yutak alanların birbirini dengeler konuma gelmesi vb.) düşünüldüğünde bu oranın ihtiyaç duyulanın oldukça altında olduğu ve çok daha hızlı artması gerektiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte söz konusu anlaşmaya paralel olarak taraf ülkelerce açıklanan ulusal katkı niyetlerinin (INDC) bahse konu hedefleri karşılamadığı da bilinmektedir. Öte yandan finansman konusunda gelişmiş ülkelerin ne ölçüde sorumluluk üstleneceğinin net olarak tanımlanmamış oluşu belirsizlikleri devam ettirmektedir. Paris Anlaşması ve COP 21’de alınan karar çerçevesinde gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere en az 100 milyar dolar düzeyinde finansman sağlaması öngörülmüş olmasına karşın hali hazırda taahhüt edilen finansman miktarı bu rakamın onda biri civarında olup bu rakamın nasıl paylaştırılacağına ilişkin bir öngörü de bulunmamaktadır. Önümüzdeki döneme yönelik enerji ihtiyacının çoğunluğunun gelişmekte olan ülkelerden kaynaklandığı ve bu çerçevedeki yatırımların mali ve teknolojik açıdan desteklenmesi gerektiği düşünüldüğünde bu alandaki belirsizliklerin giderilmesi anlaşmanın uygulanabilirliği bakımından kritik önemdedir.

Türkiye’deki Gelişmeler
Türkiye’ye bakıldığında ise yenilenebilir enerji yatırımlarının küresel trende benzer biçimde hızla artmakta olduğunu söylemek mümkündür. Bu çerçevede 2010 yılından bu yana yaklaşık iki kat artan rüzgar enerjisi kapasite yatırımları ve son bir yıl içerisinde yaklaşık üçkat artan lisanssız güneş enerjisi kurulu güç yatırımları dikkat çekmektedir . Benzer biçimde hidro-elektrik santrallerinde kapasite yatırımları son 10 yıl içerisinde yaklaşık iki katına çıkmıştır.

Bununla birlikte Türkiye’de rüzgar enerjisi üretiminin toplam üretim içerisindeki payı 2016 yılı Şubat sonu itibariyle % 5,5 düzeyinde olup bu oran güneşte % 0,7’nin altındadır. Hidro- elektrik açısından ise bu rakam % 24,4 düzeyindedir. Jeotermal enerji de dikkate alındığında yenilenebilir enerjinin toplam üretim içerisindeki payının yüzde % 32 civarında olması Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi kapsamında 2023 yılı için öngörülen % 30 hedefinin şimdiden aşılması bakımından memnuniyet vericidir. Ancak dünya ölçeğinde olduğu gibi Türkiye’de de yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen elektriğin büyük çoğunluğunun hidro-elektrik santrallerden karşılanması suya olan bağımlılık bakımından riskli görünmektedir. Türkiye’nin su sıkıntısı yaşayan bir ülke olduğu ve - iklim değişikliğinin dağ buzullarında geri çekilme, yağış rejimlerinde istikrarsızlık vb. etkileri sonucu- yakın zamanda su fakiri bir ülke haline gelme tehdidiyle karşı karşıya olduğu düşünüldüğünde bu riskin boyutları daha da iyi anlaşılacaktır. 2014 döneminde yaşanan kuraklık sonucu hidro- elektrik santrallerden üretilen elektriğin payının düşmesi bu riski daha da görünür kılmıştır.

Öte yandan, Paris Anlaşması’na paralel olarak Türkiye tarafından açıklanan INDC’de belirtilen hedefler ve bu hedeflere yönelik politikalar incelendiğinde ise ciddi bir farklılık dikkat çekmektedir. Türkiye’nin INDC belgesi içerisinde 2030 yılına kadar rüzgar enerjisi kapasitesinin 16 GW, güneş enerjisi kapasitesinin ise 10 GW düzeyine çıkarılması hedeflenmektedir. Söz konusu belgede ayrıca elektrik üretiminde ve dağıtımındaki kayıp oranının 2030 yılında % 15 seviyesine indirilmesinin hedeflendiği belirtilmektedir . 2015 – 2019 Strateji Planı incelendiğinde ise üretimdeki kayba ilişkin herhangi bir değerlendirme yer almazken 2013 yılında % 15,4 olduğu belirtilen elektrik dağıtımındaki kayıp oranının 2019 yılında % 10’a düşürülmesinin hedeflendiği belirtilmektedir . Söz konusu hedeflerle ilgili olarak dikkat çeken bir başka konu ise rüzgar enerjisine yönelik kapasite hedefidir. Geçtiğimiz yıllarda 2023 yılı için 20 GW olarak ortaya konan bu hedefin INDC’de 2030 yılı için 16 GW olarak yer alması bu alanda yatırımcılar için son derece kritik önemde olan öngörülebilirliğin tesisi açısından düşündürücüdür.

Diğer taraftan, rüzgar enerjisinde mevcut kapasitenin 4,5 GW, güneşte ise bu rakamın 0,3 GW düzeyinde olduğu göz önüne alındığında ortaya konan hedeflerin 15 yıl sonrası için oldukça iddialı olduğu da değerlendirilmelidir. Enerjide arz güvenliğine ilişkin mevcut stratejik öngörüler incelendiğinde yerli kömür potansiyelinin sonuna kadar kullanılmasının planlandığı da anlaşılmaktadır.

Yukarıda dikkat çekilen belirsizlikler ve tutarsızlıklar Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadele politikası çerçevesinde ortaya koyduğu hedeflerle, enerji sektörü başta olmak üzere diğer alanlardaki plan ve politikaların uyumlu hale getirilmesi ihtiyacını gündeme getirmektedir. Bunun yanı sıra, sanayi sektöründe enerji verimliliğini teşvik edecek düzenleme ve uygulamalara ihtiyaç olduğu görülmektedir. Enerji talebinin ekonomik büyümeyle ayrışması bir yana daha hızlı büyüyor oluşu ülkemizde enerjinin verimli kullanılmadığının da en net göstergesidir. Bu çerçevede elektrik üretim modelinde verimli santrallerin üretim yapmasını mümkün kılmak amacıyla çapraz sübvansiyonların kaldırılması sanayide enerji verimliliğinin artırılması açısından da önemli bir adım olacaktır. Ayrıca Ar-Ge mevzuatının enerji verimliliğini mümkün kılacak yenilikçi yatırımların desteklenmesini artıracak yönde gözden geçirilmesi de faydalı olacaktır.

Sonuç
COP 21 öncesinde ve sonrasında iş dünyası tarafından ortaya konan beklentiler, taahhütler ve atılan adımlar iklim değişikliği sorununun özel sektör tarafından içselleştirildiğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun bir başka kanıtı da sanayi sektöründe yaşanan dönüşümdür. Ekonomik gelişimin ve rekabetçiliğin vazgeçilmez bir unsuru olan bu sektör düşük karbon teknolojisi yönünde gelişme potansiyeli ve diğer sektörlerle olan etkileşimi dolayısıyla iklim değişikliğiyle mücadelede anahtar konumdadır. Yenilenebilir enerji alanında hızla artan yatırımlar bu durumun bir başka yansıması olarak görülebilir.

Geçtiğimiz yıl COP 21’de uzlaşılan Paris Anlaşması ortaya koyduğu hedefler itibarıyla iş dünyasına güçlü bir sinyal vermiş olmasına karşın, küresel ve ulusal ölçekte düzenlemelere ilişkin belirsizlikler devam etmektedir. Gelişmekte olan ülkelere sağlanacak teknoloji desteği ve mali kaynakların belirsizliği bu alanda Türkiye açısından da özel önem taşıyan bir konudur. Ulusal perspektiften bakıldığında ise özellikle enerji alanında ortaya konan hedeflere ilişkin belirsizliklerin giderilmesi ve sanayide enerji verimliliğinin özendirilmesine ilişkin düzenlemelerin yapılması öncelikli diğer alanlar olarak görülmektedir.

** Bu makaledeki görüşler yazarlarına aittir.

 

 

 

Kaynakça
• CDP Global Climate Change Report, Ekim 2015
http://climateaction.unfccc.int/
http://enerjienstitusu.com/turkiye-kurulu-elektrik-enerji-gucu-mw/
http://www.emo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=88369#.VwYYW5yLQdW
http://www.teias.gov.tr/T%C3%BCrkiyeElektrik%C4%B0statistikleri/ist2006/index.htm
http://enerjienstitusu.com/turkiye-kurulu-elektrik-enerji-gucu-mw/
• CDP Climate Change Report 2015 Turkey Edition
• COM(2012) 582 final "A Stronger European Industry for Growth and Economic Recovery" of 10.10.2012,
• COM(2014) 14 final “For a European Industrial Renaissance” of 22.1.2014
• Elektrik Enerjisi Piyasası Arz Güvenliği Strateji Belgesi, Mayıs 2009
• Fifth Assessment Report of the IPCC – Contribution of the Working Group 3 – Summary for Policy Makers, 2014
• Global Risks Report 2016, World Economic Forum, Cenevre, 2016
• “Global Trends in Renewable Energy Investments”, Frankfurt School of Finance & Management, 2016
• Growth Within: a circular economy vision for a competitive Europe”, Stiftungsfonds für Umweltökonomie und Nachhaltigkeit, Ellen MacArthur Foundation, McKinsey Center for Business and Environment, Haziran 2015
• Sayman, Rıfat Ünal, Akbulat, Onur, Baş, Dursun, İklim Değişikliği CEO Algı Araştırması Türk İş Dünyası Liderlerinin İklim Değişikliğine Yanıtı, Bölgesel Çevre Merkezi (REC) Türkiye, Haziran 2014,
• Tansan, Burak, Gökbulut, Aykan, Targotay, Çağlar, Eren, Tevfik, “Türkiye’nin Küresel Rekabetçiliği için bir Gereklilik olarak Sanayi 4.0 Gelişmekte olan Ülke Perspektifi”, TÜSİAD, İstanbul, 2016,
• T.C. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı 2015-2019 Stratejik Planı, sf 55
• “Think Act Industry 4.0 The New Industrial Revolution How Europe will Succeed” Roland Berger Strategy Consultants, Mart 2014,
• “Türkiye İklim Değişikliği 5. Ulusal Bildirimi” Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2013
• “Türkiye Cumhuriyeti Niyet Edilen Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkı”, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2015 https://www.csb.gov.tr/db/iklim/editordosya/The_INDC_of_TURKEY_v_15_19_30-TR.pdf
• “World Energy Outlook Special Report Energy and Climate Change”, International Energy Agency, 2015