İçindekiler
Dergi Arşivi

Kadınının Ekonomik Kalkınmaya Katkısında Türkiye Farkı

 

GİRİŞ

Günümüzde ülkelerin gerek ekonomik gerekse toplumsal olarak gelişimleri ve kalkınmaları var olan işgüçlerinin istihdam edilmesi ile yakından ilgilidir. Ülkelerin kalkınmışlıklarında nüfuslarının yarısını oluşturan kadınların iş gücüne katılımları ve istihdam edilmeleri önemli bir etkendir. Kadınlar, aslında tarih boyunca, yaşadıkları toplumun, yer, iklim ve zamanın şartlarına göre çeşitli ekonomik faaliyetlerde bulunmuşlardır. Farklı statülerde olsa da çalışma hayatının içerisinde yer almışlardır. Bu şekilde hem aile, hem de ülke ekonomisine katkıda bulunan kadının istatistiksel olarak görünmeyen iş gücü yok sayılmamalıdır. Türkiye önümüzdeki on yıl içinde dünyanın ilk on ekonomisi arasında yer almayı hedeflediğinden kadının iş gücüne katılımı ülkemiz için ayrı bir önem kazanmaktadır. Bu hedefe ulaşmak için kadın ve erkek nitelikli iş gücüne ihtiyaç vardır. Son yıllarda yapılan kadınların istihdamını artırmaya yönelik yasal düzenlemeler ve iyileştirmeler ile çalışma hayatındaki kadınların sayısı göreceli olarak artsa da yeni yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Tarih boyunca ekonomiye sağladığı görünür ya da görünmez katkıları ile ait olduğumuz medeniyetimizin kadını, sosyal ve kültürel gelişimimizin temelini oluşturmaktadır. Bu tarihi sürece göre de kadınımızın iş gücünün ölçümlenmesi ve tanımlanması hususlarında özgün anlayış ve yaklaşımlara ihtiyaç vardır.

Kadınının Ekonomik Kalkınmaya Katkısında Türkiye Farkı
Birleşmiş Milletlerin 10 yıllık gelişmişlik hedeflerine bakarak fakir ülkelerin gelişmişlik hedeflerine ulaşılması için dünyada sözde büyük gayretler vardır (MDG’s- Millenium Development Goals). Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) 2015 yılına kadar dünyada fakirliği yarı yarıya azaltma hedefine önemli bir katkı sağlamayı vaat etmektedir. Sağlam politikalar tavsiye edilmekte, dengeli bir ekonomik büyüme amaçlı kurumsal kapasiteleri geliştirmektedir.

Dünyadaki zenginlik ve refah sadece belirli ülkeler için geçerli olurken, adaletin olmadığı, gelir dağılımı dengesizliklerin olduğu, pek çok coğrafi bölgede siyasi, kültürel, sosyal ve insani krizlerin yaşandığı görülmektedir. Soğuk savaşın sözde son erdiği düşünülürken, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da, Afrika’da ve diğer pek çok bölgede sıcak çatışma ve gerginlikler ile dünya yeni bir belirsizliğe doğru hızla ilerlemektedir. Küresel eksende karşılıklı bağımlılıklar artarken, ekonomiler birbirleri ile entegre olurken, açlık, aşırı yoksulluk, borçlanma, azgelişmişlik ve ticaret dengesizlikleri gibi pek çok iktisadi sorunlar artmaktadır.

Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayiplerde yaşayan dünya nüfusunun yarısı hala günde 2 ABD dolarından daha az bir parayla geçinmek zorundadır. 1 milyara yakın insan temiz suya ulaşamazken veya okuma yazma bilmezken, 100 milyonu aşkın çocuk okula gidemezken Türkiye’nin kadınları dâhil, sadece kendi kalkınması ve mutluluğu eksenli bir hedefle çalışması düşünülemez. Civarında birçok sorunu olan Türkiye özellikle son yıllarda dış ülkelerde yaşanan krizlere duyarlı bir yaklaşımla dünyadaki insani yardımlara ve kalkınma faaliyetlerine yoğun bir şekilde katkı vermeye çalışmaktadır. 2013 yılında insani yardımlarda Türkiye, ABD ve İngiltere’den sonra üçüncü olurken, GSYH’sinin % 0,21’ini yurtdışı insani yardımlarına ayırarak yine aynı yıl için “Dünyanın En Cömert Ülkesi” ünvanını alması ile özgün bir konumdadır. Türkiye’nin bir takım ülkelerin “tüketimi” teşvik eden, sömürüye ve bencilliğe dayanan söylem ve jargonları ile “Kalkınma Hedeflerini” belirlemesi düşünülemez. Özellikle Kuzey ve Güney arasındaki giderek artan uçurumun olduğu bir dünyada, az gelişmiş ülkelerin derdini sadece kuru söylemler ile çözmenin mümkün olmadığını dünyadaki tüm halklar fark etmeye başlamıştır.

Gelişmiş ülkeler tarafından, dünyadaki yardımlar, fakirliğin bitirilmesi, çocuk ölümlerinin engellenmesi, çevre duyarlılığı, kadınların güçlendirilmesi veya insan hakları meselelerinin sürekli olarak ele alınması ve dillendirilmesi, aslında giderek sömürü ve haksızlığın enstrümanları haline geldiğine işarettir.

Türkiye Nisan 2011’de Birleşmiş Milletler ile birlikte “En Az Gelişmiş Ülkelere (LDC’s –Least Developed Countries) Yönelik İstanbul Konferansı” düzenlemiş ve tüm dünyaya “Sıfır Açlık” hedefi için çağrıda bulunmuştu. Aşırı yoksullukları ile küresel büyüme ve kalkınmanın dışında kalan 49 “En Az Gelişmiş Ülke” (LDC’s), çoğunluğu Afrika kıtasındaki ülkelere zenginlerin sözde gayret ve çabaları, samimiyetten ve yeterlilikten uzaktır.

Gelişmekte olan küçük ada devletleri (SIDS) diğer büyük devletlerin çevreye vermiş oldukları zararlardan etkilenmekte, onların neden olduğu büyük kasırga ve doğal afetlerle karşı karşıya bırakılmakta, adeta varlıklarının tamamına yakınını yitirirlerken, çok komik düzeyde dış yardımlar ile yeniden hayata tutunmaya çalışmaktalar.

Türkiye, sırası ile 2011,2012 ve 2013’de arka arkaya 22 sanayileşmiş ülke ve Avrupa Komisyonundan oluşan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’ne (OECD) bağlı Kalkınma Yardım Komitesi (DAC-Development Aid Comitee) arasında “Kalkınma Yardımlarının Artışı Hızında” birinci veya ilk üçe girerek yeni rekorlara imza atmıştır.

Resmi Kalkınma Yardımları (ODA-Official Development Aid) konusunda Türkiye tüm dünyanın dikkatlerini en üst düzeyde çekerken, diğer üye ülkelerin çoğu en düşük seviyelere düşmüştür. Pek çok ülke kendi ülkesinde yaşanan siyasi veya ekonomik krizleri gerekçe göstererek dış yardımlarını azaltma yoluna gitmiştir.

İzlanda, Danimarka, Hollanda, Lüksemburg, Norveç veya İsveç gibi zengin ülkeler milli gelirlerinin önemli bölümlerini dünyadaki ihtiyaç sahiplerine ayırırken, özellikle de “kadının statüsü veya kalkınmasına” dönük harcamalar yapmış olsalar da, harcamaların verimliliği veya hedeflere ulaşıp ulaşmadığına dair tartışmalardan da kurtulamamışlardır. Kaynakların önemli kısmı çeşitli yardım kuruluşlarını fonlama ve bu fonların verimsiz şekilde idari harcamalara veya maaşlara gittiği, gerçek ihtiyaç sahiplerinin gerektiği ölçüde yararlanamadığı dünyada tartışma konusudur.

Diğer taraftan, çeşitli zengin ülkelerin diğer az gelişmiş ülkelerin kalkınmalarına sözde yardımcı olma ve özellikle de kadın ve gençlik hareketlerini destekleme girişimleri de, çoğu zaman şüphe ile karşılanmakta, iç siyasi dengelere müdahale etme, sömürü süreçlerini kontrol altında tutma veya insan hakları, kadın istihdamı, demokrasi, hak ve özgürlüklerin getirilmesi gibi kamuflajların zeminini oluşturmaktadır.

Gelişmiş ülkeler sürekli az gelişmiş ülkelerdeki kadının istihdamı ve kalkınmaya katkısını artırmak üzere projeler üretirken, aslında o ülkelerdeki kadınların tarım, hayvancılık veya temel endüstrisinde daha etkin olduklarını ya fark edememekte ya da fark etmek istememektedirler. Örneğin, açlık ve kuraklıkla mücadele eden Somali’de siyasetteki veya ticaretteki kadın oranı nerede ise Türkiye’den daha fazladır. Aslında mesele kadının ekonomiye katkısından önce, kültürel değerlerini koruyabilme, başka kültürlerin saldırılarına karşı güncel yaşamda direnebilme ve kendi medeniyet havzasına uygun insanca çalışma koşullarının oluşturulmasıdır.

Türkiye tarihinden gelen inanç ve anlayış ile “İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın” ilkesini benimseyen, insana yaraşır şartlar ve fırsatların, temel ilke ve hakların, sadece kendisi için değil yeryüzündeki tüm insanlığın hakkı olarak gören bir felsefeye sahiptir.

Birleşmiş Milletlerin kadın-erkek eşitliğinin güçlendirilmesine yönelik hedefleri tüm konferanslarda, araştırma raporlarında veya hükümet programlarında yer alır. Yine aynı çevrelere göre cinsiyetler arası eşitlik ilkesi, kalkınma hedeflerine ulaşmada en kritik araçlarından biridir. Yoksulluğu yenme ve açlığı azaltma gayretleri, kadınların ekonomik ve sosyal hayata dâhil edilerek kalkınma hedeflerine en güçlü katkı sağlanmaktadır. Sürekli çalış, kazandığın ile de sürekli harca eğimlerini pompalayan dünyadaki hegomonik güç, aslında belirli ülkelerdeki ekonomik yetersizlikleri kendi zenginliklerinin doping aracı olarak görmekte, sadece kadını değil tüm aile fertlerini köleleştirme süreçlerini geliştirmektedir. Kadınını Orta Asya’nın steplerindeki dönemlerinden bu tarafa hep ekonominin ve toplumun merkezine yerleştirmişken, ona “Ana” veya “Hatun” unvanları vererek devletin ve sosyal hayatın en güçlü enstrümanları olarak görmüşken, Türkiye’nin dünyadaki moda olan kalkınma akımlarını, başarısız olduğunu bile bile kendine örnek olarak almasını da beklememek gerek.

Kadını, çocuğu, eğitimi ve aileyi önceleyen bir anlayış içinde, kadının statüsünün toplumda güçlendirilmesi, kanunlar önünde eşit hak ve kazanımlara sahip olması, buna mukabil üzerinde taşıdığı tarihi sorumluluklar ve değerlerine ait yüklerin hafifletilmesinde pozitif ayrımcılığa tabi tutulması Türkiye’de giderek benimsenen en önemli yaklaşımdır. Evet, kalkınma hedefli tüm çalışmalarda kadının önemli katkısı olacaktır ancak diğer ülkelerin kaybetmiş olduğu kazanımlarını feda etmeden bir kalkınmışlık düzeyi hedeflenmelidir. Dünyada toplumların mikro temelini oluşturan ailelerin son yüzyılda çok büyük ölçüde yapısal değişime uğradığı, hane içinde sayıların azaldığı, evlilik ve çocuk doğurmanın ertelendiği, boşanma oranlarının yükseldiği, tek başına çocuk büyütmenin yaygınlaştığı, sosyal medya aracılığıyla dünyanın öteki ucu ile bile irtibat kurabilirken aile içi iletişimde problemlerin yaşandığı, bireyselliğin teşvik edildiği, gayri-meşru yaşamın özendirildiği, bireylerin tüketim canavarları haline dönüştürüldüğü bir dünyanın “kalkınma hedeflerine” Türkiye’nin de dâhil olmaya çalışması aslında hala tam olarak yitirmediği “aile” değerlerinin tehlikeye sokulması olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye’ye Uygun Kalkınma Hedeflerinin Belirlenmesinde Kadın İş Gücü Tanımlarının Yeniden Yapılanması gerekmektedir.

İş gücünün tanımlarında tarih boyunca sürekli bir değişim seyretmiştir; tarım, sanayi, teknoloji, bilişim, yönetişim veya başka süreçler yaşandıkça nitelikli istihdamın şartları belirlenmesinde değişik tanımlar yapılmıştır. Çoğu zaman dışarıda değil de evde olan kadının iş gücü geleneksel yaklaşımların etkisinde kalınarak ihmal edilmiştir. Özellikle istatistiklerde veya ekonomik verilerin hazırlanmasında kadının görünmeyen ekonomik katma değeri göz ardı edilmektedir. Örneğin, mesleki/teknik eğitim almış bir annenin; aile fertlerinin elbiselerini dikmesi, evin kışlık ihtiyacı olan konserveleri kurması, makarna/erişte yapması, çocuklarına okul sonrası çeşitli alanlarda ek eğitim vermesi (kültür, sanat, el işleri,vb.), bahçesinde sebze meyve yetiştirmesi, tavuk, küçük/büyük baş hayvan beslemesi, yün eğirmesi, iplik yapması, pamuklu yorgan dikmesi ve Türk kadınının tarih boyunca ekonominin temelini oluşturan pek çok faaliyetinin, günümüzde dikkate alınmaması aslında Türk kadınının iş gücünün tanımlanmasında bir eksikliktir. Tüm bu ve benzer faaliyetleri bir tarafa bırakarak kadının düşük katma değeri olan işlere asgari ücret karşılığında talip olması da iş gücüne katkı olarak da kabul edilmesi doğru olmayabilir. Özellikle düşük sabit ücretli işlere yönelmek yerine, geleneksel Türk mutfağını, el işlerini ve nitelikli çocuk eğitim katkıları ile aile ekonomisine katkı sağlayan yüksek katma değeri olan hizmet alanlarını tercih etmesi, iş gücü kalitesinin artışına, böylece de kalkınmaya yönelik doğru adımların atılmasına zemin oluşturacaktır.

Kadının güçlü ve etkin bir konumda iş hayatında yerini alması önemlidir. Şehirleşme sürecinde ihtiyaç duyduğu tüm eğitim süreçlerini tamamlamış, güçlü bir aile içi eğitim ve kültürel temeli almış, dünyayı ve iş çevresini analiz edebilen bir konuma ulaşmış kadının iş hayatında ve aile yaşamında başarılı olması beklenecektir. Eşler arası iletişim ve beklentilerin karşılanması, annelik süreci, evin içinde ihtiyaç duyulan hizmetin içeriden ve dışarıdan sağlıklı bir görev dağılımının sağlanması, eşlerin insani ve ahlaki yaklaşımları ile birbirlerinin yüklerini alan bir yapıyı kurması gibi unsurlar ile kadın iş gücü katkısı ideal şartlarda sağlanmış olacaktır. Kültürel konumu veya hayat görüşü ne olursa olsun, Türkiye’deki eşlerin beklentileri diğer ülkelerden farklılık arz etmektedir. Günümüzde eş ve çocukların, yani ailelerin birer tüketim canavarına dönüşmesini tetikleyen küresel ekonomik güçler, Türkiye dâhil pek çok ülkede derin toplumsal yaraları açmaktadır. Ambalajlı hazır gıdaları mikro-dalga fırınlarda ısıtıp tüketen, reklam filmlerinde dayatılan marka ve ürünleri satın almayı teşvik eden, üretmeyen ama sürekli tüketmek isteyen, ihtiyaç olmadığı halde sosyal etkinlik adı altında hafta sonlarını AVM’lerde dolaşırken birçok ürünü vitrinlerde gördükçe ihtiyaç haline getiren, akşamlarını onlarca kanal içinden dizi beğenerek geçirmeye çalışan, okumayan, düşünmeyen, hissetmeyen ve en önemlisi gülmeyen topluluklar oluşurken, kadının istihdamını teşvik ederken dikkat edilmesi gereken detayların çok iyi tespit edilmesi gerekmektedir.

Kadının güçlü olabileceği alana girmesinin engellenmesi kalkınma hamlesinde önemli bir kayıptır. Kadının iş gücü piyasasına girebilmesi ve karşılaştığı tehditlere karşı başarılı olabilmesi için erkeğe göre çok daha güçlü bir eğitime tabi tutulması, özgüven kazanması ve aile desteği alabilmesi gerekmektedir. Hak etmediği ayrımcılıkla kadının istihdamında erkeğe göre daha düşük pozisyonlarda ve düşük gelirler ile iş gücü katkısı, aslında kalkınma hedefleri açısından istenilecek bir durum olmamalıdır. Erkeğe göre çok düşük ücretler ile istihdam edilen kadının bir taraftan erken saatlerde güne başlayıp çocuklarını okula hazırlamasının istenmesi, evin ihtiyaçlarını tam anlamı ile tedarik edecek gelirlere kavuşamaması ya da düşük kaliteleri tedarik ederek gidermesi, fastfood mutfağa yönelerek sağlıklı ve geleneksel mutfağı evinde kuramaması, iş yerinde erkek egemen amirleri kendisine oranla daha az yetenekli olsa bile mobingle karşı karşıya kalması, çocuklarına ihtiyaç duyduğu ruh ve beden sağlığı, gelişimine ihtiyaç duyulan ilgi ve zamanı ayıramaması, evin hemen hemen tüm günlük ihtiyaçlarını tek başına gidermeye çalışması, kültürel ve sosyal faaliyetlere vakit ayıramayıp robotlaşması, aile içi iletişim problemleri, aile içi kıskançlık/şiddet, eşler arası diyalog eksikliğinden kaynaklanan buhranlar, ahlaki çöküntülere giden çözülmeler gibi pek çok tehdit ve tehlikelere karşı direnen bir kadın profili sürekli karşımıza çıkmaktadır.

Bilinen bir gerçek ise, Türkiye’nin daha iyi kalkınması, gelişmiş ilk on ekonomi arasına girmesi, ancak kadının ekonomi dünyasında etkinliğini artırmak ve iş gücünden daha fazla yararlanmakla mümkündür. Bununla birlikte, sürekli Türkiye’ye örnek olarak gösterilen ülkelerdeki kalkınmışlık seviyesi en yüksek düzeyde, kadın ise her konuda erkekler ile eşit şartlarda hatta çoğu zaman erkeklerden daha ileride olsa da o ülkelerin mutsuzluk seviyesi, sosyal problemler, rekor intiharlar veya benzer alanları da iyi irdelenmeli, Türkiye’nin gerçekleri ve değerlerine göre modellenmelidir. Dolayısıyla mutluluğu ve huzuru yitirmeden, intihar rakamlarını patlatmadan veya aile bölünmelerini teşvik etmeden bir kalkınma yöntemi geliştirilmeli; buna göre de kadının ekonomik sürece katılımı Türkiye’nin kalkınmasında etkin bir araç olarak teşvik edilmelidir.

KAYNAKÇA

1. Beneria Lourdes, Floro Maria S., “Labour Market Informalization and Social Policy: Distributional Link and The Case of Homebased Workers”, Working Paper No 60, Vassar College Economics,

2. Ersöz G.A. “Yönetici kadınların ve eşlerinin ev içi iş bölümü konusundaki tutum ve davranışlarına ilişkin sosyolojik bir araştırma”. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi,

3. Ecevit, Y.: “Kentsel Üretim Sürecinde Kadın Emeğinin Konumu Ve Değişen
Biçimleri”, İletişim Yayınları, İstanbul: 105-117

4. KSGM (2013), “Türkiye’de Kadının Durumu, T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü Raporu”, Ankara

5. OECD, Stats. (2013). “Aid (ODA) by Sector and Donor (DAC5)”. http://stats.oecd.org/Index.aspx?datasetcode=TABLE5

6. Çam, Lütfiye Selva.(2014).”Türkiye’de Kadın İstihdamının Kalkınmaya Etkileri” Yüksek Lisans Tezi. Ankara