İçindekiler
Dergi Arşivi

OECD Bilim, Teknoloji ve Sanayi Puan Tablosu 2013

 

Birçok ülkede büyümenin durgunlaşmasıyla, yeni büyüme kaynaklarının teşvik edilmesi günümüz küresel politika öncelikleri arasında yerini almıştır. Bu doğrultuda bilim, teknoloji, yenilik ve girişimcilik -rekabeti, üretkenliği ve istihdam yaratmayı geliştiren etmenler olarak- sürdürülebilir büyümenin desteklenmesi açısından önem taşıyan mekanizmaları teşkil etmektedir.

OECD Bilim, Teknoloji ve Sanayi (BTS) Puan Tablosu'nun içerdiği 260’ı aşkın bilim, teknoloji, yenilik ve sanayi göstergesi, OECD ülkelerinin ve OECD üyesi olmayan başlıca ülkelerin çeşitli alanlardaki performansını göstermektedir. BTS Puan Tablosu, hükümetlerin daha etkili ve verimli politikalar tasarlamasına ve istenilen hedeflere doğru, ilerleme sürecini izlemelerine yardımcı olmaktadır. 2013 raporunun temel bulgularından bazıları bu özet dokümanda sunulmuştur.

Ar- Ge destek tedbirleri sayesinde, yenilik faaliyetleri için yatırım yapılması öncelikli olmaya devam ediyor. 2012 yılında, OECD hükümetleri ülke içinde veya dışında doğrudan Ar-Ge finansmanına ortalama olarak GSYİH’nin % 0,8’ine eşdeğer yatırım yaparken; Kore ve Finlandiya’nın yatırımları % 1’in üzerindeydi. Bugün 34 OECD ülkesinden 27’si ve OECD üyesi olmayan birçok ekonomi, vergi teşvikleri yoluyla dolaylı şekilde özel sektör Ar-Ge çalışmalarını ayrıca desteklemektedir. 2011 yılında; Rusya Federasyonu, Kore, Fransa ve Slovenya GSYİH yüzdesi olarak özel sektör Ar-Ge çalışmalarına en fazla kombine (doğrudan ve dolaylı) desteği sağlayan ülkelerdi. Kanada ve Avustralya’da özel sektöre sağlanan dolaylı Ar-Ge finansmanı, doğrudan finansmanın beş kat fazlası olurken, mutlak değerlere göre Ar-Ge vergi teşviğinin 8,3 milyar dolar olduğu ABD’yi, Fransa ve Çin takip etti. OECD’nin yeni geliştirdiği hesaplamalar, Ar-Ge’ye yatırım yapma maliyetinin firma büyüklüğüne, firmanın bulunduğu yere ve bilançosuna bağlı olduğunu gösteriyor. 2013 yılında; Avustralya, Kanada, Fransa, Kore, Hollanda ve Portekiz küçük ve orta ölçekli işletmelere daha cömert davranan ülkeler arasında ön plana çıkıyor.

Genç ve dinamik firmalar, istihdam yaratmaya önceden bilinenden daha fazla katkı sağlıyor. 2008 ve 2011 yılları arasında, OECD ülkelerindeki net istihdam % 2 (9 milyon kişi) azalmış olup, bu düşüşün üçte ikisi ABD'de gözlemlendi. En olumsuz etkilenen, sırasıyla ortalama % 32 ve % 25 zararla imalat ve inşaat sektörleriydi. Bilişim endüstrileri -bilgi ve iletişim teknolojileri imalat, yayımcılık veya telekomünikasyon hizmetleri- de aynı şekilde zarar gören faaliyet kolları arasında yer aldı. Birçok OECD ülkesinde, istihdamda önemli azalmalar 2012 yılı boyunca da devam ederken, yüksek vasıflı yöneticiler de düşük vasıflılar kadar etkilendi. Kriz boyunca, birçok ülkedeki istihdam kaybının büyük bir kısmı, uzun süredir faaliyette olan firmaların küçülmesinin sonuçlarını yansıtmaktadır. Beş yıl ya da daha az süredir faaliyette olan genç firmalarda net istihdam artışı pozitif değerlerde seyretti. 50 kişiden az çalışanı olan genç firmalar, toplam istihdamın ancak % 11’ini temsil ederken, özel sektörde yaratılan toplam istihdamın % 33’ünden sorumluydu. Öte yandan, bu firmaların istihdam kaybı içindeki payları % 17 civarındaydı.

OECD ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nün ortak geliştirdiği Trade in Value Added (TiVA) projesi, ticaret ilişkilerine yeni bir perspektif kazandırıyor. Yeni geliştirilen OECD-WTO TiVA göstergeleri ülkelerin, ihracat performanslarını iyileştirmek veya korumak için gitgide ithalata daha da bağımlı hale geldiklerini gösteriyor. Örneğin, Çin’de, 1995-2009 döneminde, brüt ihracat cari fiyatlarla neredeyse 12 kat artarak 1,300 milyar dolar olmuş ve ihracattaki katma değer yapısı incelendiğinde, yurtdışı kaynaklı katma değerin payının % 30’un üstüne çıkarak yaklaşık üç kat arttığı gözlemlenmiştir. Yarısı Japonya ve Kore olmak üzere, toplam Çin ihracatındaki yurtdışı katma değer payının % 20’si OECD ülkeleri kaynaklıdır.

Yurtdışındaki tüketiciler, ülke içindeki istihdamın sürdürülebilirliğini sağlıyor. Ülkelerin birbirlerine olan bağımlılıkları artarken, bir ülkedeki tüketiciler değer zincirinde daha yukarıda olan ülkelerdeki istihdamın sürdürülebilirliğini sağlıyor. 2008 yılında, Avrupa ekonomilerinin çoğunda özel sektördeki istihdamın % 20 ila % 45’i, Çin’de ise % 20’si yurtdışı talep sayesinde durumunu korudu. Bu oranlar, Japonya ve ABD'de ölçeklerinin nispeten büyük olması ve ihracat ve ithalatlara bağımlılığın daha az olması nedeniyle daha düşüktü. Bununla birlikte çıkan ilk sonuçlar, 2008 yılında Birleşik Devletlerde özel sektörde çalışan 10 milyondan fazla işçinin yurtdışındaki tüketiciler sayesinde işini sürdürebildiğini, Doğu ve Güney Doğu Asyalı tüketiciler sayesinde 2 milyon Amerikalının işini koruyabildiğini gösterdi.

Yükselen ekonomiler bilim ve yenilikte gitgide daha da aktif rol oynuyor. Bilimsel araştırmaların küresel görünümü incelendiğinde, bazı ekonomilerin bu hususta daha da aktif rol oynamasıyla beraber küresel işbirliği ağlarının yapısının değiştiği gözlemlendi. 2011 yılında Çin, ABD’nin ardından, Japonya, Almanya ve Kore’nin önünde ikinci en büyük Ar-Ge performansı gösteren ülke oldu. İkinci en büyük bilimsel yayın üreticisi yine Çin olurken, kaliteyi temel alan araştırma ürünleri bakımından (yani en fazla atıf yapılan yayınlar yönünden) OECD ülkelerinin çoğunun gerisinde kaldı. Çin'in bilimsel işbirliği sayısı 1998 yılında 9,000 seviyesindeyken, bu rakam 2011 yılında 74,000'e ulaştı. Dönem boyunca, ABD merkezli bilim kurumlarıyla ortaklaşa yapılan Çin yayınlarının sayısı yaklaşık 2,000’den 22,000’in üzerine çıktı. Birleşik Devletler uluslararası araştırma ağının merkezi olmayı sürdürdü. Nitekim 2011 yılında akran incelemesinden (peer review) geçen bilimsel yayınlarda gözlemlenen tüm işbirliklerinin yaklaşık % 15’i ABD'yi içermekteydi.

En etkili ve mükemmel üniversiteler hâlâ birkaç ülkede yoğunlaşıyor. Dünya genelinde, 2007-2011 yıllarında en tepede yer alan, göreli etkileri en yüksek 50 üniversite, coğrafi bakımdan oldukça yakın konumlarda bulunmakla beraber, bu yoğunlaşmanın 2003-2009 dönemine göre biraz azaldığı görüldü. Genel olarak, ilk 50 üniversitenin 34’ü ABD'de, geri kalanın önemli bir kısmı Avrupa’da ve ilk defa iki tanesinin OECD ülkeleri dışında, Tayvan'da (Chinese Taipei adıyla) bulunduğu gözlemlendi. Tıbbi ve sosyal bilimlerde özellikle güçlü olan Birleşik Krallık ikinci sırada yer aldı. Sıralama, konulara göre önemli farklılıklar gösterirken, ABD merkezli üniversiteler biyokimya, bilgisayar bilimleri, nöroloji ve psikolojide öne çıktı. OECD dışındaki ülkelerde, özellikle Asya’daki üniversitelerin, kimya mühendisliği, enerji ve veterinerlik dallarındaki araştırmalarda daha önde gelen bir rol oynadığı görüldü.

Araştırmacıların dolaşımında artış görülmektedir. Kurumlar arasında araştırmacı dolaşımı ve işbirliği artıyor. Yeni bir gösterge olarak, akademik dergilerde yazıları yayımlanan bilim insanlarının kurumsal aidiyetlerindeki değişimler incelenmiştir. Bu bağlamda, bir ülkeye gelen ve o ülkeden ayrılan araştırmacıların dolaşımları ikili ülke grupları olarak incelendiğinde, Birleşik Devletler en fazla dolaşım yapan ilk dokuz ülke grubunun hepsinde yer aldı. ABD'ye gelenlerin sayısı çıkanların sayısından fazlayken, yazılarını yayımlamaya bu ülkede başlayıp Çin ve Kore’deki araştırma kurumlarına taşınan bilim insanlarının sayısı, tersi durumdakilerden daha fazlaydı. Birleşik Krallık en fazla dolaşımın gözlemlendiği ikinci ülkeydi. Ortalama olarak, ulusal sınırlar dışındaki araştırma kurumlarına taşınan bilim insanlarının araştırmalardaki etkisinin, hiç ülkeleri dışına çıkmayanlardan yaklaşık % 20 daha yüksek olduğu gözlemlendi. Yurtdışında dolaşım yapmayıp, ülkelerinde kalan araştırmacıların performansları, uluslararası dolaşım yapan araştırmacıların (ayrılanların ve geri dönenlerin) düzeyine yükselebildiği takdirde, birçok ülkenin, önde gelen bilimsel araştırma ülkelerinin seviyesine yetişmesi mümkün olabilecektir.