İçindekiler
Dergi Arşivi

Orta Gelir Tuzağı Ve Türkiye Sanayi Politikaları

Prof. Dr. İbrahim KILIÇASLAN / Sanayi Genel Müdürü

 

Türkiye, sanayileşmeyi toplumun refahını artıracak sosyal ve ekonomik bir kalkınma aracı olarak seçmiştir. Genel olarak sanayileşme, en çok katma değer sağlayan, gayri safi milli hasılaya en büyük gelir payı aktaran, geniş istihdam sağlayan, yaygın gelir getiren, bölgeler arası gelişmişlik farkını daha hızlı azaltan bir kalkınma modelidir [1].

Dünyanın doğal kaynaklarının hızla tükenmesi, çevreye duyarlılığın artması imalat sanayinin her sektörünü etkileyen yeni buluşlar, bilgi ve teknoloji üretimi dünya sanayi üretimini değiştirdi.

Bilgi ve teknoloji üretimi, ülkelerin birbirlerine karşı üstünlük sağlaması ve küresel refahtan daha fazla pay almasının yanında, toplumun refah düzeyini de yükseltmektedir. Teknolojik gelişmelerle birlikte birim zamanda, daha az üretim faktörü kullanarak ve dolayısıyla çevreyi daha az kirleterek, daha fazla, daha kaliteli ve daha ucuz mal ve hizmet üretilmeye başlanmıştır [2].

2015 yılı verilerine göre dünyadaki toplam ülke sayısı 197 (kimi kaynaklara göre 195) olup dünya nüfusu 7,346,633.07’dir. Cari fiyatlarla GSYH en yüksek olan 4 ülke, dünya GSYH’nin %38.57’sine ve dünya nüfusunun %8.11’ine sahiptir. 

Tablo 1. Gayrı Safi Yurtiçi Hasılası En Yüksek Dört Ülke.

 

Nüfus (2015)

GSYH (trilyon $)

Dünya Nüfusuna Oranı (%)

Dünya GSYH’sine Oranı (%)

Amerika

321.418.820

17,95

4.38

24.45

Japonya

126.958.472

4,12

1.73

5.61

Almanya

81.413.145

3,40

1.11

4.63

İngiltere

65.138.232

2,85

0.89

3.88

Toplam

1.966.148.669

28,32

8.11

38.57

Dünya

7.346.633.037

73,43

100

100

 Gelişmekte olan ülkeler, dünya toplam GSYH’nin yaklaşık yarısını, toplam mal ve hizmet dışı ticaretinin de yaklaşık %40’ını almaktadır. Bu veriler küresel ekonomide sanayi üretiminin ağırlık merkezinin gelişmiş AB ülkelerinden gelişmekte olan Asya ülkelerine doğru kaydığını göstermektedir. Başta Hindistan ve Çin olmak üzere küresel ekonomiden aldıkları pay yükselirken, ABD ve Japonya’nın bu payı azalma eğilimindedir. Bu eğilimde gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri düşük maliyetli iş gücü ve ham madde orijinli ucuz ve düşük teknolojili mal ihracatına dayalı iken, zamanla taklitçi ve yenilikçi yüksek teknolojiye dayalı ürünlere doğru ekonomilerindeki yapısal değişimle, daha yüksek teknolojili sektörlerde rekabet avantajı elde etmeye başlamışlardır [1].

Rekabetin boyutlarının derinleşmesi ve sertleşmesi ülkeleri bilgi toplumu dönüşümüne zorladı. Küresel ekonomi maddi olmayan varlıları, fiziksel ve maddi varlıklardan daha değerli hale getirdi. Üretimde gerekli olan sermaye ve emek değerlerinin yanına gelişmiş ülkeler “Bilgi” değerini de ilave ederek “İnovatif Ekonomi”, “Bilgi Tabanlı Ekonomi” veya “Bilgi Ekonomisi” ile en yüksek katma değer arayışı içine girdi [1]. Bilgi başlı başına uluslararası rekabetin en önemli girdisi haline geldi [3].

Bugün için ülkemizin ihracatının ithalatı karşılama oranı %65,1’dir. Bir başka deyişle ihracatımız ithalata bağımlıdır. Türkiye’nin toplam ihracatı içindeki “Ara Malı” ithalat oranı %73’tür (2014 yılı, toplam ithalat 142,2 milyar Dolar, Ara Malı ithalatı 176,7 milyar Dolar). İhraç edilen katma değeri yüksek ürünlerin içinde, yurt içinde üretilen “Ara Malı” kullanılması cari açığın kapanması ve ekonomik istikrar açısından önemlidir.

Teknoloji yoğun ürünlerde devam eden ithal bağımlılığı, yurt içinde üretilen ürünlerin katma değerini azaltarak ülke ekonomisinin istenen düzeyde büyümesini engellemektedir.

2014 yılı itibarıyla Türkiye’nin toplam ihracatı içindeki imalat sanayinin payının %94 olması sanayi adına olumlu bir gösterge olmasına rağmen ortalama ihracat kilogram değerinin 1,6 Dolar civarında olması, Türk sanayisinin “teknoloji yoğunluğu” ve “katma değeri” düşük ürünler ürettiğini göstermektedir.

Ülkemizde markalaşmanın ihmal edilmesinden dolayı sanayimiz dünya markaları için stratejik ortak olmayan fason mallar üreten, taşeron özelliği göstermektedir. Yıllarca kendi markası yerine fason üretim yaptığı yabancı markaya yatırım yapan Türk firmaları, ana firmanın daha kaliteli ve daha düşük maliyetli yeni fason firma bulması sonucu kapanmak zorunda kalmaktadır.

Türkiye “montajcı ülke” olduğu müddetçe ülkenin kazancı yabancı yatırımcıların lehine olacak, rekabetçiler ile arası daha fazla açılacaktır.

Türk sanayisinin global düzeyde rekabet edebilmesi ve sürdürülebilir bir üretim yapısının oluşturulabilmesi için teknoloji yoğunluğunu yükseltmesi gerekmektedir.

Sanayimizin bilgi ve teknolojiye dayalı yerli ve yüksek katma değerli üretiminin geliştirilmesi, ürün gamının farklılaştırılması imalat sanayinin yapısal dönüşümü ile olacaktır.

Küresel ekonomide, verimlilik ekonomisine dayanan, üretimde verimlilik anlayışıyla ülkelerin gelişmişlik sıralamasında üst sıralarda yer almak artık mümkün olmayacaktır. Bu sıralamada ülkelerin bilgi ve teknoloji üretimi, inovatif düşünce ve gelişmiş üretim yeteneği ön plana çıkacaktır.

Bilgi ekonomisinde stratejik araç entelektüel sermayedir. Entelektüel sermaye, kara dönüşebilen bilgidir. Bunlar; işletmelerin iş tecrübeleri, yeni fikirleri, teknolojileri, müşteri ilişkileri, sınai mülkiyet hakları (patentler, markalar, endüstriyel tasarımlar vb.) kapsamaktadır.

Türkiye teknoloji yoğunluğunu yükseltemediği sektörlerde de katma değeri yükseltecek ürün profiline geçmek zorundadır. 

Şekil 1. Türkiye Sanayi Üretimin Teknoloji Yoğunluğu.

Kaynak: 2017 Yılı Programı

 Türkiye 2003-2015 yılları arasında düşük ve orta düşük teknolojili ürünlerde 123 milyar Dolar dış ticaret fazlası verirken, yüksek ve orta yüksek teknolojili ürünlerde 544 milyar Dolar dış ticaret açığı vermiştir. Yüksek ve orta yüksek teknoloji aleyhine oluşan bu durum, bizim ülke olarak neden üretimde teknoloji seviyesini yükseltmemiz gerektiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Üretimde teknoloji düzeyi arttıkça gelir artmakta, çalışan ücretleri artmakta ve bu da refah artışını sağlamaktadır. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Girişimci Bilgi Sistemi [GBS] verilerine göre 2015 yılında teknoloji düzeyine göre karlılık ve çalışanların ortalama brüt ücretleri Şekil 2’de gösterilmiştir. 

Şekil 2. Teknoloji Düzeyine Göre Kârlılık Ve Çalışanların Ortalama Brüt Ücretleri.

Kaynak: [GBS]. 

Bu değerler, üretimde teknoloji düzeyi yükseldikçe çalışan ücretlerinin de belirgin bir şekilde arttığını gösteriyor. Çalışan ücretlerini yükseltmenin, refahı yaygınlaştırmanın yolunun, üretimde teknoloji düzeyini yükseltmekten ve katma değeri arttırmaktan geçtiği net olarak görünüyor.

Türkiye’nin ihraç ürünlerinin içinde ileri teknoloji ile üretilen ürünlerin oranı yaklaşık yüzde 3,9’dur. Bu teknolojik yapısıyla Türkiye, orta gelir tuzağından çıkmasının çok zor olduğu değerlendirilmektedir.

Ülkelerde kişi başına düşen milli geliri esas alan ve ağırlıklı olarak “Satınalma Gücü Paritesi” ne göre kişi başına düşen milli geliri dolar cinsinden ölçen orta gelir tuzağı kavramı, bir ülkenin belli bir gelir seviyesinde içine girdiği kısır döngüye işaret etmektedir. Gelir tuzağına düşmüş ülkeler, çok uzun sure bu seviyede kalmakta ve bir üst düzeye geçememektedirler.

Orta gelir tuzağı kavramının geçtiğimiz birkaç yılda Türkiye’nin gündemini sıkça işgal etmeye başladığını, ekonomi çevrelerinde Türkiye’nin orta gelir tuzağına düşme ihtimalinden bahsettiğini görüyoruz.

Türkiye’de tasarruf oranın Euro bölgesi ve OECD ortalamasının altında olması, yapılması gereken yatırımlar için dış tasarrufa bağımlılığını artırmaktadır.

Tablo 2. Türkiye’nin Tasarruf Oranının Gelişmiş  ve Gelişen Ülkelere Göre Mukayesesi

Ülke Grupları

2010

2011

2012

2013

2014

2015

(Toplam Tasarruflar/GSYH)

Gelişmiş Ekonomiler

20,3

20,8

21,2

21,4

21,7

21,9

Gelişmekte Olan Ülkeler

32,9

32,9

32,8

32,1

32,2

31,4

Kore Cumhuriyeti

34,8

34,7

34,4

34,5

34,5

35,6

Almanya

25,2

27,2

26,3

26,3

27,1

27,7

Çin

51,5

49,5

49,8

48,9

49,7

48,7

OECD

19,8

20,1

20,6

20,8

21,3

21,8

Euro Bölgesi

21,5

22,3

22,3

22,4

22,6

23,2

Türkiye

21,1

17,0

13,3

13,8

13,9

12,7

Kaynak: Dünya Bankası

Gelişmekte olan ülkelerin, ekonomik kalkınmalarının finansmanında ortaya çıkan sermaye yetersizliği dış kaynakların kullanılmasına neden olmaktadır. Bu kaynaklar, geleneksel ve alternatif dış finansman kaynakları olarak sınıflandırılmaktadır.

Geleneksel dış finansman kaynakları; uluslararası mali kuruluşlardan sağlanan fonlar, devletlerarası finansmanlar ve uluslararası ticari banka kredilerinden oluşurken, alternatif dış finansman kaynakları; doğrudan yabancı sermaye hareketleri, uluslar arası portföy yatırımları ve diğer yabancı yatırımlardan oluşmaktadır [4].

Doğrudan yabancı yatırımlar gittiği ülkede ekonomik kalkınmaya, istihdama, teknolojik gelişmeye, sermaye birikimine ve ihracata önemli katkı yapmaktadır. Bu yüzdendir ki, çoğu ülke yerel yatırımcılara tanıdığı avantajları yabancı yatırımcılara tanımışlar, hatta yabancı yatırımcıların daha çok desteklendiği görülmüştür.

Gelişmekte olan fakat siyasi istikrara sahip olan ülkelere, gelişmiş ülkeler kendi pazar paylarını arttırmak için teknoloji ve sermaye transferi yaparlar (Şekil 3).

Teknoloji ve yabancı sermaye alan gelişmekte olan ülkeler ilk 8-10 yıl içerisinde ihracat patlaması yaşarlar ve GSYH aşırı yükselme meydana gelir (Şekil 4,5).

 

Şekil 3. Yurt içine doğrudan yabancı sermaye girişi (milyar Dolar)

(*)Eylül ayı itibarıyla yıllıklandırılmış, Kaynak: Hazine Müsteşarlığı

 

Şekil 4. Türkiye’nin ihracatı (milyar Dolar)

(*)Eylül ayı itibarıyla yıllıklandırılmış, Kaynak: Hazine Müsteşarlığı

 

Şekil 5. Türkiye’nin kişi başı milli geliri (milyar Dolar)

Bununla birlikte ekonominin üretim ve gelir düzeyi artar. Ancak ülkenin orta gelir düzeyine ulaşmasıyla birlikte tarımda eksik istihdam giderek azalır, sanayi sektöründe ücretler artmaya başlar ve artan maliyetler neticesinde ekonominin rekabet gücü azalır.

Yabancı yatırımcıların getirdiği teknoloji 8-10 yıl içerisinde eskir ve ülke gelir düzeyini artıramaz. Eğer ülke kendi teknolojisini üretemezse “orta gelir tuzağına” yakalanır ve bir süre sonra bulunduğu durumdan aşağıya doğru iner.

McKinsy tarafından yapılan bir araştırmada (Manufacturing the Future: The Next Era of Global Growth and Innovation, McKinsey, 2012) üretilen katma değer açısından 1980’de liste dışında olan Türkiye dünyada 1990’da 13’üncü, 2000 yılında ise 15’nci iken 2010 yılında tekrar liste dışına çıkmış bulunuyor. Araştırma Türkiye’nin hızlı büyüme kaydettiği son on yılda ürettiği katma değere ilişkin payını artıramadığını gösterdiği gibi mevcut payını da koruyamamış olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu noktadan sonra artık büyümenin kaynağı, sermayenin yeni yatırımları değil, üretkenliğin artırılmasıdır. Üretkenliğin arttırılması ise nüfusun eğitim düzeyinin artırılması, inovasyon ve Ar-Ge yatırımlarıyla mümkün hale gelmektedir.

Bilgiye dayanan teknolojik gelişmenin, daha verimli olacak şekilde sistematik bir yapıya kavuşturulmasının en pratik yolu, bilimsel bilgi ile uygulamaya dönük çalışmaları bir araya getirmektir. Bilimsel bilgi alanındaki yeniliklerin pratiğe aktarılması, diğer bir ifade ile bilgi merkezleri ile ekonomik büyümenin dinamiği olan sanayi merkezlerinin iş birliği sayesinde daha yeni ve ileri teknoloji elde etmek mümkün olabilir.

Türkiye, yoğun olarak teknoloji üretimi ve Ar-Ge’ye 2002 yılında kurulan “Teknoloji Geliştirme Bölgeleri (TGB)” ile başladı.

Ülkemiz Ar-Ge ve yenilik ekosisteminin en önemli iki kurumsal yapılanmasından biri olan Teknoloji Geliştirme Bölgeleri bu rollerini her geçen gün biraz daha güçlendirmekte ve ülkemizin Ar-Ge, yenilik ve girişimcilik kapasitesinin geliştirilmesinde önemli görevler yerine getirmektedir. Bu açıdan bakıldığında Teknoloji Geliştirme Bölgeleri;

  • Merkezinde bilgi üreten üniversitelerin yer aldığı,
  • Yeni işler ve işletmeler oluşturmanın yanında var olan işletmelerin teknoloji ve yenilik kapasitelerinin güçlendirilmesini amaçlayan,
  • Bilgi ve teknoloji transferini hayata geçiren ve
  • Tüm bunların sonucunda da üretilen bilginin ticarileşerek ekonomik değere dönüştürülmesini amaçlayan yapılardır.

Üniversite-sanayi iş birliğinde de önemli bir rol üstlenen Teknoloji Geliştirme Bölgeleri’nde kurulan akademisyen firmaları aracılığıyla bilimsel bilginin ticarileştirilmesi mümkün olmaktadır. Ayrıca gelişmekte olan teknoloji firmalarına (start-up’lar) sağlanan; kuluçka, danışmanlık ve mentörlük hizmetleri ile bu Bölgelerde geleceğin yüksek teknoloji firmalarının ortaya çıkması için yoğun çalışmalar gerçekleştirilmektedir.

 Şekil 6. Teknoloji Geliştirme Bölgeleri (TGB) Sayısı

 Türkiye, yoğun olarak teknoloji üretimi ve Ar-Ge’ye 2002 yılında kurulan TGB’lerden sonra 2008 yılında “Ar-Ge Merkezleri” ile devam etti.

Ar-Ge Merkezleri, ülkemiz özel sektörünün en önemli kurumsal Ar-Ge yapılanması olarak dikkati çekmektedir. Firmalar bünyesinde kurulan Ar-Ge Merkezleri ile firma içi Ar-Ge faaliyetleri (in-house R&D) gerçekleştirilmektedir. Böylece firmaların Ar-Ge ve teknolojiye yönelik altyapılarının ve insan kaynağının gelişmesi hedeflenmektedir.

Ülkemizde giderek yaygınlaşan Ar-Ge Merkezleri uygulamaları ile firmaların;

  • Ar-Ge yetkinliklerinin gelişmesi,
  • Ulusal ve uluslararası alanda rekabet edebilir ürünler üretebilmesi,
  • İnsan kaynağı altyapısının geliştirilmesi ve
  • Ar-Ge faaliyetlerinin etkinliğinin artırılması hedeflenmektedir.

Ar-Ge Merkezleri ile firma bazında yukarıda ortaya konan hedeflere ulaşılması, ülkemiz sanayisinin teknolojik dönüşümünün sağlanması noktasında en önemli aşamalardan biridir. Bu açıdan bakıldığında Ar-Ge Merkezleri’nin ulusal Ar-Ge ve yenilik hedeflerimize (2023 hedefleri) ulaşılmasında önemli bir rol oynadığı yadsınamaz bir gerçektir.

Şekil 7. Ar-Ge Merkezi Sayısı

Bugün için mükemmeliyet merkezleri gerekmektedir. 2015 yılı itibarıyla sanayi sektöründe derinlik oluşturarak, sektörün önünü açacağına inandığımız “Sektörel Mükemmeliyet Merkezleri” kurulmaya başlandı.


Yüksek teknolojili üretimde stratejik amaç entelektüel sermayedir. Mükemmeliyet merkezleri bilimsel bilgi, entelektüel birikim, derin Ar-Ge ve doğal kümelenme ile pazara dönük çalışmaları bir araya getirecektir.

Sektörel Mükemmeliyet Merkezleri” Türkiye’nin nitelikli insan kaynağı ve sanayi uygulama deneyiminin derin olduğu alanları önceleyerek, Türk sanayisinin teknolojik yoğunluğunu artırmak için model olarak değerlendirilmektedir.

Bu amaçla sektörlerin STK’ları, toplulaştırılmış Ar-Ge’ye meraklı sektörün önde gelen firmaları ve kamu iş birliğiyle;

    1. 20 Ekim 2015 tarihinde “Motor Mükemmeliyet Merkezi”,
    2. 12 Ekim 2015 tarihinde “Gaz Yakan Cihazlar Mükemmeliyet Merkezi”,
    3. 18 Ağustos 2016 tarihinde “Plastik Mükemmeliyet Merkezi” kurulması için taraflarla mutabakat metinleri imzalandı.

Sanayinin sektör-sektör gelişimine katkı sağlayacağına inandığımız “Sektörel Mükemmeliyet Merkezleri” 5 önemli etkinliği bünyesinde barındıracaktır.

  1. Araştırma Geliştirme: Ar-Ge çalışmaları ile sektörün gelişimine olanak sağlanacak, firmaların rekabet gücünü artıracak ürün ve üretim teknolojilerinin geliştirilmesine odaklanılacaktır. Mükemmeliyet Merkezi olanakları akademik dünya ile paylaşarak, yüksek lisans ve doktora tezlerinin araştırmaları desteklenerek, araştırmaların ticarileştirilmesi sağlanacaktır.
  1. Eğitim: Konusunda uzman kişilerin Sektörlerde faaliyet gösteren firmalar ile bir araya geldiği, bilgi ve birikim paylaşımı yapılan platformlar merkez tarafından geliştirilecek ve belirlenen alanlarda detaylı eğitim programları hazırlanarak sektör yararına sunulacaktır. Ayrıca, konu ile ilgili yapılan araştırmalar, tezler mükemmeliyet merkezinde toplanarak bilgi merkezi haline getirilmesi amaçlanacaktır.
  1. Sertifikasyon: Müşteri beklentilerinin her geçen gücün yükseldiği bir ortamda ürünler ve üretim prosesleri ile ilgili yasal zorunlulukların önemi artmaktadır. Merkez bilgi ve altyapısı ile sektörün ihtiyacı olan önemli belgelendirmeleri daha ekonomik ve daha hızlı olarak sektör oyuncularına sunabilecektir.
  1. Test ve Laboratuvar Hizmetleri: Sektörlerin ihtiyacı olan birçok test ve laboratuvar desteğinin verileceği merkezde, yüksek test maliyetleri, yurtdışına nakliye, gümrükleme ve uzun test süreleri gibi zaman ve enerji kaybına yol açan birçok sorunun giderilmesi yanında; yurtdışına ihraç edilen ürünlere ilişkin bir kontrol mekanizması oluşturularak Türkiye’de üretilen ürünlerin uluslararası pazarlardaki güvenilirliğinin ve saygınlığının korunmasına katkı sağlanması da hedeflenmektedir.
  1. Danışmanlık: Konusunda uzmanlaşacak olan merkez, sektörlerin ihtiyacı olan alanlarda gerekli danışmanlık desteğini verecektir.

 

Kaynaklar

  1. Dünyada ve Türkiye’de üniversite-sanayi işbirliği” TTGV Yayınları, 2010.
  2. TGB kanunu uygulamaları” Devlet Denetleme Kurulu Raporu, 2009.
  3. Bilgi Ekonomisi – Sınai Mülkiyet Hakları ve Kamu – Üniversite - Sanayi İşbirliği (İnovatif Üniversite Modeli)” 3. Sanayi Şurası, 2013.
  4. Gelişmekte Olan Ülkelere Yönelik Yabancı Sermaye Hareketlerinin Makroekonomik Etkileri” DPT, 2000: 2.