İçindekiler
Dergi Arşivi

Teknolojik, Ekonomik ve Sosyal Gelişim İçin Yeni Paradigmalar

Prof. Dr. Ergün YENER / Dünya Prodüktivite Bilim Akademisi Üyesi

 

Özet
Son yüzyıldan bu yana yaşanan tarihsel süreç içinde ülkelerin ekonomik performans farklılıklarını açıklamakta temel paradigma olarak teknolojik gelişmeler kullanılmaktadır. Bugünlerin önemli ölçüde hızlandırılmakta olan teknoloji ivmelerinin kaynağında da, bilgi çağını başlatan bilişim teknolojilerinin çok önemli bir rol oynadığını görmekteyiz.

Bu yazıda ele alınan değerlendirmeler şu konuları içermektedir:

- Teknolojik gelişme tanımı değişmekte midir? Teknolojinin kullanım ömrünü neler belirlemekte?
- Bilişim ekonomisi, teknolojik gelişmeyi ne kadar etkilemektedir? Bilişim ekonomisi gerçekte sürdürülebilir ekonominin lokomotifi olabilecek mi?
- Günümüzde teknolojik gelişmeleri doğal süreçler olarak mı, yapay kurgularla kapitalizmin bir manipülasyonu olarak mı görmeliyiz?
- Sürdürülebilir kalkınma için verimlilik tanımlarını yeniden nasıl yapmalıyız? Kaynak verimliliği neden önemli?
- Küresel rekabeti belirlemede inovasyon mu, döngüsel ekonomi mi önem kazanmakta?
- Dünya ekonomisi kaynak sorununu döngüsel ekonomiye geçerek çözebilecek mi?
- Sosyal gelişimin yönünü sanıldığı gibi teknolojik ve ekonomik gelişim mi belirlemekte?
- Yakın geleceğin paradoksunu bilgi donanımlı işsizler mi oluşturacak? Yoksa sınırlı yetenekli girişimciler ve çalışanlar mı?

Teknolojik gelişme tanımı değişmekte midir? Teknolojinin kullanım ömrünü neler belirlemekte?
Teknoloji bazlı ürün ve süreçlerin kullanımı büyük bir hızla yaygınlaşmakta beraber gittikçe yoğunlaşan ticarî amaçlara ağırlık verilen bir endüstriyel ortamda kullanım süreleri suni olarak kısalmaktadır.

Örnekler: İngiliz fizikçi James Maxvell'in 1865 yılında elektromanyetik dalgaları keşfetmesi, Alman bilim adamı Hertz'in deneylerle bu dalgaları ölçüm birimini oluşturması ve İtalyan mucit Guglielmo Marconi'nin İngiltere ve Kanada arasından okyanus aşırı ses dalgalarını gönderme deneyini gerçekleştirmesinden sonra 1920 yılında ilk radyo yayını ABD'de gerçekleştirilmiş ve kısa bir sürede 200 radyo istasyonu yayına başlamıştı. Bu örnekle vurgulamak istediğim husus şudur: Elektromanyetik dalgalarla ilgili keşif ve bu keşfin endüstriyel bir ürün haline dönüşmesi arasında 55 yıllık bir süre geçmiştir.

Ayrıca bu ürün, ufak bazı performans geliştirmeleri bir tarafa bırakılırsa hemen hemen yarım asır evlerimizin demirbaşı olarak kullanıldı ve hâlâ kullanılmakta. Bu örneğin yansıttığı tez, evlerde yıllarca kullandığımız çevirmeli telefonlar için de geçerlidir.

Bugün ise iletişim, elektronik ve nano-teknoloji alanlarındaki baş döndürücü hızla ortaya çıkan gelişmeler, küresel piyasalara çok sayıda yeni ürünün ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. Teknik özellikleri hızla geliştirilen bu ürünlerin kullanım süreleri ise aynı hızla kısalmakta ve üretici firmaların kâr amaçlı stratejilere yönelmesi ile bu kısalma adeta otomatik hale getirilmektedir. Örneğin, küresel piyasalarda önemli pazar payına sahip hale gelmiş olan Apple ve Samsung her yıl bir önceki rağbet gören akıllı telefonlarına (aslında pek önemli olmayan ve çoğu tüketici tarafından pek kullanılmayan) bazı ek özellikler katarak yeni ve daha pahalı modeller çıkarmaktadır. Aynı sektördeki bu ve benzeri firmalar yeni pazarladıkları modellere yönelimi bir bakıma zorunlu hale getirmek için çoğu kez daha önceki modellere uygulanamayan güncellemeler geliştirerek, teknik performansı gayet iyi ve yıllarca kullanılabilir önceki ürünlerini kullanışsız hale dönüştürmektedir. Bu örneklere; otomotiv, televizyon, tıbbi ekipman, beyaz eşya, ilaç ve savaş sanayilerinde geliştirilen çok sayıda ürün ve süreçleri gösterebilirim.

Bilişim ekonomisi, teknolojik gelişmeyi ne kadar etkilemektedir? Bilişim ekonomisi gerçekte sürdürülebilir ekonominin lokomotifi olabilecek mi?
Uzun bir süre tarım ve sanayi ekonomilerindeki gelişmelerin etkilemiş olduğu toplumsal yapılar, son 30-40 yıldır yeni bir bilim dalı haline gelmekte olan bilgi ekonomisi tarafından önemli ölçüde etkilenmektedir. Henüz kuramsal modellerin yeterince geliştirilmemiş olduğu bilgi (veya bilişim) ekonomisinde bilgi son derece kritik bir üretim faktörüdür. Bu üretim faktörünün en önemli unsur ve ölçütleri olarak Ar-Ge yatırımları, sektöre katkıda bulunabilecek nitelikte insan kaynaklarının yetiştirilme hızı, yenilikçi tasarımların nitelik ve niceliği, geliştirilen patentlerin kalite ve ekonomik değeri gibi hususlar ele alınabilir.

ABD, belirli AB ülkeleri, Kanada, Japonya ve Güney Kore'nin tam olmamakla beraber belirli ölçülerde geçmekte olduğu 'bilgi ekonomisi'nin önemi gelişmekte olan çok sayıda ülke tarafından henüz kavranmış veya benimsenmiş değildir.

Tarım ve sanayi ekonomisini büyük ölçüde etkileyen ve bunlara ilişkin kuramsal temellerin sorgulanmasına yol açan bilgi ekonomisinin 21. yüzyılda toplumsal yapı ve ilişkileri bariz şekilde etkileyeceği aşikâr hale gelmiştir. Basit bir örnek vermek gerekirse emek-yoğun tarım ürünlerinden bazılarının bir tonu ile sağlanacak ihracat gelirinin tamamı bir kilo ağırlığındaki SD kart satışı ile sağlanabilmektedir (Örneğin, Türkiye'nin en büyük üreticisi olduğu fındığın bir tonluk ihraç geliri!)

Bilgi ekonomisinin (tarım ve sanayi ekonomilerine oranla) ortaya çıkaracağı çok büyük katma değer potansiyelini dikkate alarak, onu sürdürebilir ekonominin lokomotifi haline getirebileceğini öne sürebiliriz.

Günümüzde teknolojik gelişmeleri doğal süreçler olarak mı, yapay kurgularla kapitalizmin bir manipülasyonu olarak mı görmeliyiz?
Teknolojik gelişimi ve bu gelişimi yansıtan ürünlere gittikçe artan bir hızda aktarılan tüketim harcamalarını 'kapitalizmin yapay kurguları ve manipülasyonu' olarak yorumlayan yazar ve teorisyenlerin bu yargıda sadece kısmen ve ancak belli tüketim malları konusunda haklı oldukları söylenebilir. Nitekim, 'Yeni ve Geliştirilmiş' (New and Improved) sloganıyla pazarlanan sayısız ürünün yapay şekilde tüketimi körüklediği bir gerçektir. Ancak özellikle bilgi teknolojilerinin sağladığı küresel iletişim ağı, değişik kıta ve ülkelerde bu ağa kolayca girebilen yüz milyonlarca insana günlük yaşamı daha kolay, daha cazip, daha ilginç ve eğlenceli hale nasıl getirebileceklerini göstermekte, aynı zamanda onlara sanal ortamda yeni bilgi ve beceriler elde etme olanaklarını (zaman ve mekân sınırı olmadan) sağlamaktadır.

Bu konuda, kısa ve özlü bir şekilde ifade etmek isterim ki bugün ve yakın gelecekte teknolojik gelişmeler kaçınılmaz doğal süreçler halinde toplumsal yapı ve yaşamı etkileyecekler ve aynı zamanda bu yapı ve yaşam biçimlerindeki dinamikler tarafından etkileneceklerdir.

Sürdürülebilir kalkınma için verimlilik tanımlarını yeniden nasıl yapmalıyız? Kaynak verimliliği neden önemli?
Bilgi ekonomisinin etkilediği ve geliştirdiği toplumlarda kalkınma amaçlarının gerçekleştirilmesinde geleneksel verimlilik tanımları ve ölçüm metotları yetersiz kalmaktadır. Mikro bazda ve münferit firma bazında oluşturulan emek-girdi ve toplam faktör verimlilik ölçümlerinde genellikle firma dışına yansıyan ve firmaca yüklenilmeyen maliyetler dikkate alınmaz (Örneğin, çevre kirliliği yaratan, sağlığa zararlı veya zehirli atıkları çevreye yayan sanayi firmasının yarattığı ve gelecek nesillerin yaşam kalitesini bile olumsuz etkileyen dışsal maiyetler...-negative externalities-).

Çevre konusunda küresel bazda duyarlılığın yansıtıldığı 1972 yılı 'Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi' Konferansı’ndan 15 yıl sonra Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından hazırlanan 'Brundtland Raporu'nda sürdürülebilir kalkınma ilk defa şu şekilde tanımlanmıştı: “Bugünün gereksinimlerini, gelecek kuşakların gereksinimlerini karşılama yeteneğinden ödün vermeden karşılayan kalkınma biçimi.”

Bu tanım çerçevesinde ve bilgi ekonomisinin oluşturacağı toplumsal düzende verimliliğin ölçümü sadece kullanılan faktör birim veya maliyetleri ile çıktı miktar veya parasal değerleri ele alınarak değil, üretim sürecinin sayılarla ifade edilme imkânı olmayan kalitatif etkilerini dikkate alarak yapılmalıdır. Aslında, bu konu 1900'lü yılların başlarında İngiltere'de Cambridge Üniversitesi profesörlerinden iktisatçı Arthur Cecil Pigou tarafından, çok önceden gündeme getirilmiş, (bkz. Pigouvan Tax) ancak aradan geçen bir asırlık sürede (milyon muhtemelen sanayicilere meydan okuma cesaretine sahip çok düşünür, yazar ve akademisyen olmadığı için!) yeterince irdelenmemişti. Bu bağlamda, genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO'lar), kanserojen kimyasal içerikli ürünler, sosyal medyanın zihin kontrolü amaçlı paylaşımları, bilgi kirliliği vb. gibi konular ele alınmalıdır.

Örneğin, küçük çocuklar için hazırlanarak pazarlanan son derece zararlı etkilere sahip bilgisayar oyunlarını tasarlayarak pazarlayan bir firma kendi içinde çok kârlı ve verimli çalışıyor olabilir!

Küresel rekabeti belirlemede inovasyon mu, döngüsel ekonomi mi önem kazanmakta?
İlk bakışta ve başlangıçta inovasyon (veya yenilikçilik) küresel rekabette önemli bir başarı unsuru olabilir. Ancak, inovasyonun daha etkili ve uzun vadeli bir rekabet avantajı sağlayabilmesi için döngüsel ekonomi (circular economy) kavramına odaklanması esas olmalıdır. Döngüsel ekonomide temel amaç geri dönüşüme önem vererek (ve onu sağlayarak) atık maddelerin ekonomiye yeniden kazandırılmasını sağlamaktır. Döngüsel ekonominin güçlenmesi; hükümetler, işletmeler, bilim camiası ve tüketiciler arasında katılımcı bir beraberliğin sağlanması ile gerçekleşebilir. Bu beraberlikte stratejik (uzun vadeli) planlar çerçevesinde maliyetler ve kazançların dengelenmesi, uygun denetim mekanizmalarının oluşturulması ve sadece ülke içi değil global boyuttaki fayda ve maliyetlerin dikkate alınması gibi hususların dikkate alınması gerekir.

Dünya ekonomisi kaynak sorununu döngüsel ekonomiye geçerek çözebilecek mi?
Üzüntü ile ifade etmek isterim ki, özellikle gelişmiş ülkeler açısından döngüsel ekonomi yaklaşımı, gittikçe kıt hale gelen kaynakların hiç değilse bundan sonra daha akılcı kullanımına yol açmayacak ve sadece romantik bir kavram veya akademik bir ütopya olarak iktisat literatürüne geçmekten öteye geçmeyecektir. Zira gelişmiş ülkeler; dünyanın geleceği, çevresel sorumluluk, kaynakların akılcı ve insancıl kullanımı gibi konularda duyarlı olsalardı, savaş sanayisi ve kitlesel imha silahlarının geliştirilmesi için kullandıkları korkutucu boyuttaki yatırımlarının önemli bir kısmını çevre koruma projelerine, uluslararası anlaşmalarla şekillenmiş çevresel önlemlerin uygulanmasına, gelişmemiş ülkelerde açlığın, epidemi salgınlarının önlenmesine yönlendirirlerdi.

Sosyal gelişimin yönünü sanıldığı gibi teknolojik ve ekonomik gelişim mi belirlemekte?
Teknolojik ve ekonomik gelişimin normal olarak sosyal gelişimi olumlu şekilde etkilemesi beklenir. Ancak ekonomisi gayet gelişmiş ve bilim ve teknoloji alanlarında gayet ileri düzeylere ulaşmış bazı ülkelerde bu beklentinin gerçekleşmediğini, hatta sosyal yapıyı yıprattığını söylemek mümkündür. Bazı İskandinav ülkeleri, Almanya, Kanada, Avustralya ve Japonya hariç olmak üzere, ekonomik ve teknolojik açılardan en gelişmiş bazı ülkelerdeki suç oranları, uyuşturucu kullanımı, mafya örgütlenmesi, genel eğitim kalitesindeki düşüş, gelir adaletsizliği, yolsuzluk vb. konularda durumun gittikçe kötüye gittiği görülmektedir.

Yakın geleceğin paradoksunu bilgi donanımlı işsizler mi oluşturacak? Yoksa sınırlı yetenekli girişimciler ve çalışanlar mı?
Yakın ve uzak gelecekte bilgi donanımlı insanların işsiz kalma olasılığı son derece sınırlı seyredecektir. İletişim teknolojilerinin sağladığı olanakları etkili biçimde kullanma yeteneğine sahip bu kişiler, sadece bir bilgisayar ekranı ile kendi işlerini kurabilir, alım-satım işleri yapabilir, ülke ve ülkeler bazında iş olanaklarını inceleyebilir ve 'sınırlı yetenekli girişimcilere' oranla çok daha etkili girişimcilik yetenekleri sergileyebilirler. Ayrıca, otomasyonu emek-yoğun geleneksel üretimden uzaklaşmaya neden olan ve işsizlik yaratan bir tehlike olarak görenler, bilgi ekonomisinin yaratacağı yeni iş alanlarını, esnek uzmanlık ve değişime adaptasyon avantajlarını dikkate aldıkları takdirde bu görüşlerini yeniden değerlendirme gereğini hissedebilirler.

Sözün özü:
Bilgi ekonomisi, döngüsel ekonomi, bilgi ve iletişim teknolojilerindeki devrimsel gelişmelerin toplumlara ve uygarlığa olumlu katkılar yaratabilmesi için doğaya saygılı, insan sevgisine sahip, ahlaklı ve asil evrensel idealleri benimsemiş toplum liderlerinin, bilim insanlarının, sanayicilerin, çalışanların ve tüketicilerin aynı amaçlara doğru beraberce yürüyebilmeleri gerekir. Dünyadaki mevcut konjonktür ve üzücü gelişmeler dikkate alındığında bu söylem şimdilik ütopik bir heves ve öngörü olarak nitelense bile, ihtimal, bir kaç satırlık bir ümidin tohumu olarak bir köşede muhafaza etmeye değer görülebilir.