İçindekiler
Dergi Arşivi

Yeni Bir Sanayi Devriminin Eşiğinde

 

Üçüncü Bölüm: Türkiye Perspektifinden Bir Değerlendirme

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde gelişmiş ülkeler tarafından öngörülmekte ve bir anlamda şekillendirilmekte olan yeni sanayi devrimini hazırlayan teknolojik gelişmelere değinilmişti. Kimi gelişmekte olan ülkelerde bu öngörüler gündeme alınarak, hızlı bir şekilde uyum sağlamak için alınması gereken tedbirlerin neler olabileceği tartışılmaya başlandı. Gelişmelere zamanında karşılık vererek sadece teknolojinin alıcısı konumunda kalma riskini bertaraf etmek isteyen kimi ülkeler ise kendi stratejilerini yürürlüğe koyma hazırlığında. Ülkemizde bu yöndeki çalışmaların somut bir yansıması, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun 17 Şubat 2016 tarihli toplantısında alınan ‘Akıllı Üretim Sistemlerine Yönelik Çalışmaların Yapılması’ başlıklı kararı oldu. Karara göre, ‘ülkemiz sanayisinin yüksek teknoloji üretiminde uluslararası rekabet gücünün artırılmasını sağlayacak akıllı üretim sistemlerine geçiş amacıyla’ çeşitli çalışmalar yapılacak. Bu bölümde, bu kapsamdaki olası tartışma konularının neler olabileceğine ilişkin Türkiye perspektifinden kısa bir değerlendirme yapılarak konu özelllikle eğitim açısından ele alınacak.

Nesnelerin interneti ve siber fiziksel sistemler yeni sanayi devriminin özünü oluşturan teknolojik gelişmelerin başında geliyor. Siber fiziksel sistemler, etraflarındaki fiziksel dünyayı görüntü, ısı, basınç, kızılötesi vb. algılayıcılarla ‘kavrayıp’ yorumlayabilecek, sayıllaştırıp siber dünyaya taşıdıkları veriyi yorumlayabilecek, ağ üzerinden birbirlerine ileterek bağımsız veya yarı bağımsız olarak hareket edebilecek. Siber fiziksel sistemler, güvenliği sağlanmış yerel ağlar, internet ve bazı özgün iletişim protokollerinden oluşan nesnelerin internetinde bir araya gelerek etkileşecek. Akıllı fabrikalar, akıllı ürünler, gelişmiş malzemeler, eklemeli üretim, robotik, büyük veri, bulut bilişim ve analitik yazılımlar da yeni sanayi devriminin sıkça duyacağımız diğer kavramları olacak. Tüm bu gelişmelerin potansiyeline ulaşabilmesi için ön koşul niteliğindeki veri iletim ve depolama sistemleri, analiz yöntemleri, iletişim protokol ve standartları, siber güvenlik gibi teknik alanlarda yoğun araştırma ve geliştirme çalışmaları yapılması gerekmekte.

İnternet fiziksel altyapısının milyarlarca nesne tarafından üretilen çok büyük hacimli verinin kesintisiz ve hızlı iletimini sağlayabilecek nitelikte olması, teknik bir ön koşul. Ülkemiz açısından iletişim fiziksel altyapısının gelişmelere hazır olması gereğinin yanısıra kaliteli ve kesintisiz enerji temini de bir ön koşul olarak geçerliliğini koruyor. Fiziksel ve siber güvenlik de bir diğer potansiyel sorun alanı. Veri merkezleri ve fiziksel yedekleme önem kazanırken, siber saldırıların da gelişmeler ölçüsünde kolaylaşması, alınması gereken önlemlerin niteliğinin de değişmesini gerektiriyor. Ülkemizde bu konuya ilişkin standartların ve hukuki altyapının uluslararası işbirliğiyle oluşturulması gibi çalışmalara ihtiyaç duyuluyor. Büyük veri ise ancak hangi verilerin derleneceği, nasıl derleneceği ve nasıl analiz edileceğine ilişkin çalışmaların başarısı ölçüsünde yararlı olabilecek. Üretim sürecinden bir örnek vermek gerekirse, algılayıcıların mümkün olan her veriyi değil, sadece kalite ve verimliliği doğrudan etkileyen ilgili veriyi toplamasının sağlanması dahi önemli miktarda emek gerektirmekte. Ayrıca, algılayıcılar yoluyla derlenen verinin amaca uygun bir biçimde yorumlanabilmesi, yararlı bilgi elde edilebilmesi için kritik bir başarı faktörü. Öncelikle, toplanan muazzam miktardaki veriyi işleyebilecek etkin algoritmaların üretilebilmesi gerekli. Bu açıdan yararlı bilgi üretecek analitik yazılımların geliştirilebilmesi önem kazanacak. Analitik yazılımlar geliştiren yerli firmaların desteklenmesi, diğer yandan bu firmaların belgelendirilmesine ilişkin düzenlemelerin yapılması da önemli çalışma alanlarından birisi olarak değerlendiriliyor.

Ülkemizde sayılan özellikte ön koşulların yerine getirilmesi yanında devletin önayak olabileceği birçok çalışma yapılması gerekmekte. Kamuoyu, sanayi ve karar vericilerde konuyla ilgili farkındalık oluşturmak bu çalışmalardan birisi. Konunun çok boyutlu niteliğine uygun olarak akademi, sanayi, kamu ve diğer ilgili tarafları bir araya getirecek uzmanlık mekanizmasını kurarak işletmek diğer birçok çalışmanın çatısını oluşturabilir. Bu mekanizma öncelikle mevcut durum, boşluk, etki ve ihtiyaç analizlerinin yapılmasını ve buradan hareketle kapsamlı bir strateji oluşturulmasını kolaylaştırabilir. Diğer yandan gerekli standartları belirlemek ve hukuki altyapıyı oluşturmak; teşvikleri planlanmak ve yönlendirmek de devletin bu türden çalışmaları arasında sayılabilir.

Yazı dizisinin önceki bölümlerinde, teknolojik gelişmelerin ekonominin aktörleri ve üretim süreçleri üzerinde beklenen etkilerine de ayrıntılı olarak değinilmişti. Örneğin değer yaratma anlayışı ve değer zincirlerinin yapısı değişecek, mevcut ürünlerin doğası değişirken yeni ürünler ortaya çıkacak, üreticilikle tüketicilik arasındaki sınır belirsizleşecek, piyasaya giriş kolaylaşırken yeni iş modelleri ortaya çıkacak, rekabetten çok işbirliği önem kazanacak, aracılara ihtiyaç giderek azalacak ve bazı işler ortadan kalkarken yeni iş tanımları doğacak. Gelişmeler, ucuz işgücünü rekabet açısından bir avantaj olmaktan çıkarırken, daha yetenekli ve daha nitelikli çalışanlara duyulan ihtiyacı da artıracak. Yine belli sektörlerde pazara yakınlık da bir avantaj olmaktan çıkacak. Kişiselleştirme, verimlilik, kalite ve hız gibi alanlarda sağlanacak gelişmeler düşük işgücü maliyetleri üzerinden rekabet etmeyi iyiden iyiye geçersiz kılacak. Bu şekilde imalat sanayi ABD ve Avrupa gibi bölgelere artan bir şekilde geri dönebilecek. Dolayısıyla stratejisini işgücü maliyeti ve pazara coğrafi yakınlık gibi avantajlara dayandırmış ülkeler açısından gelişmiş ülkelerin imalat sanayi faaliyetlerini tekrar kendi ülkelerine çekme yönündeki bu istekleri dikkate alınması gereken unsurların başında geliyor.

Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki imalat maliyeti farkları hâlihazırda azalıyor, gelişmekte olan ülkeler şimdiden bu avantajlarını kaybetme eğilimine girmiş gibi görünüyor. Sanayi üretimi 1990’ların sonlarından itibaren özellikle işgücü maliyetleri nedeniyle gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere kaymaya başlamıştı. Güney Amerika, Doğu Avrupa ve Asya kıtasının önemli bir bölümü, düşük maliyetli üretim yerleri olarak görülürken, ABD, Batı Avrupa ve Japonya ise yüksek maliyetli yerler olarak değerlendiriliyordu. Ancak geçtiğimiz yıllarda ücretler, verimlilik, enerji maliyeti, döviz kuru gibi etmenlerin etkisiyle bu tabloda önemli değişiklikler yaşanmaya başlanmış durumda. The Boston Consulting Group firmasının 2014 yılında gerçekleştirdiği bir çalışmada, dünya imalat sanayi ürünleri ihracatının %90’ını gerçekleştiren 25 ülkede ücretler, emek verimliliği, enerji maliyeti ve döviz kuru değişkenlerin dikkate alındığı bir ‘imalat maliyeti endeksi’ oluşturulmuş. ABD’nin 100 kabul edildiği endeksteki tarihsel değişimi ortaya çıkarmak için de 2004 ve 2014 yılları için hesaplamalar yapılmış. Tablo 1’de 2014 yılı sonuçları görülen bu çalışmanın sonuçlarına göre geçmişte düşük maliyetli olarak görülen bazı ülkeler bu pozisyonlarını kaybetme baskısı altındalar. Özellikle Çin’in ABD karşısındaki maliyet avantajının %5 civarlarına gerilemiş olması dikkat çekici. Diğer yandan Brezilya, Batı Avrupa’dan daha pahalı bir yer haline gelmiş durumda. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Rusya da göreli olarak maliyet avantajlarını kaybeden ülkeler arasında yer alıyor.

Beklentiler, önceki bölümlerde ayrıntılı olarak ele alınan teknolojk gelişmelerin, aniden ve kökten bir şekilde değil de adım adım yaygınlaşarak hayatımıza gireceği yönünde. Her sektör bu gelişmelerden eşit derecede ve hızda etkilenmeyecek olsa da üreticiler, tüketiciler, çalışanlar ve hükümetler yapısal bir değişiklikle karşı karşıya kalacak. Bir kez gerçekleştiğinde bu değişikliklere uyum gösterebilme hızı ise gelişmekte olan ekonomiler açısından özellikle önemli. Teknolojik gelişmelerin yaygınlaşmasına ilişkin tarihsel bulgular da bunu işaret ediyor. Örneğin Diego Comin ve Marti Mestieri tarafından 2013 tarihinde gerçekleştirilen bir çalışmada geçtiğimiz 200 yıllık dönemde tüm dünyayı etkilemiş 25 belli başlı teknolojik gelişmenin, ortaya çıkmasıyla diğer ülkelere ilk kez ulaşması arasında geçen süreler ile bir kez bu ülkelere ulaştıktan sonra orada yaygınlık kazanması arasında geçen süreler tespit edilmiş. Daha sonra bu sürelerin ülkeler arasındaki verimlilik farklarıyla ilişkisi irdelenmiş. Çalışmaya göre teknolojinin kullanıcısı durumundaki ülkelerin yeni teknolojilerle ilk kez tanışması giderek daha kısa bir süre alıyor. Öte yandan yeni teknolojinin bir ülkeye ilk kez gelişinden sonra o ülke içinde özümsenerek yaygın şekilde kullanılması için gereken süre ise bu 200 yıllık dönem boyunca giderek uzamış. Comin ve Mestieri, çalışmalarında yeni teknolojinin özümsenmesi ve yaygınlaşması için geçen sürenin giderek uzamasının, özellikle teknoloji üreten ülkeler ile teknolojiyi bu ülkelerden alarak kullanan ülkeler arasındaki verimlilik farkının %80’ini açıkladığı sonucuna ulaşmışlar. Örneğin, OECD verilerine göre (Amerikan Doları cinsinden cari fiyatlarla çalışılan saat başına gayri safi yurtiçi hâsıla olarak) verimlilik, 2014 yılında Türkiye’de 32 civarında gerçekleşirken, OECD ülkelerinin toplamında yaklaşık 50, Avrupa Birliği üye ülkelerinin toplamında ise 57 değerini almıştır. Rakamlardan görülebildiği gibi, ülkemiz aleyhine önemli bir fark söz konusu. Anılan çalışmada işte bu farkın büyük bir bölümü, teknolojik gelişmelerin özümsenmesi için geçen sürenin giderek uzamasıyla ilişkilendirilmiş.

Transfer edilen teknolojilerin hızla özümsenebilmesi için bu teknolojilerin ulaştığı ülkelerde teknoloji geliştirme yönünde bir çabanın olması gerekiyor. Aksi takdirde yeni teknolojilerdeki örtük bilginin kavranması zorlaşır ve teknolojinin yaygınlaşması zaman alacağı gibi, etkin de kullanılamaz. Bu sürenin mümkün olduğunca kısa olabilmesi için gerekli olan yabancı teknolojileri özümseme kapasitesi ile kendi teknolojilerini geliştirme kapasitesinin eşit derecede önemli ve birbirlerinin tamamlayıcısı olduğu ‘teknoloji yeteneği’ kavramı önem taşıyor. Çok boyutlu bir kavram olan ulusal teknoloji yeteneğinin düzeyi, bu özelliğinden ötürü çeşitli göstergeler yoluyla ölçülebiliyor. Teknoloji yeteneğinin saptanmaya çalışıldığı çalışmalarda teknolojik faaliyetlerin girdilerini, yeniliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı kimi etmenleri, bu faaliyetlerin çıktılarını ve ekonomik etkilerini temsil eden çeşitli göstergeler kullanılabilmekte, dolayısıyla yapılması gerekenler de birçok alana dağılmakta. Eğitim, beşeri sermaye, teşvik ve destekler, işletmelerce yapılan yatırımlar, bilimsel bilgi üretimi, işbirlikleri, fikri varlıklar, fiziksel altyapı gibi çok boyutlu göstergeler teknoloji yeteneği karşılaştırmalarında kullanılmakta. Bu karşılaştırma çalışmalarından birisi de Avrupa Birliği tarafından düzenli olarak yayınlanmakta olan ‘Yenilik Birliği Karnesi’. 25 göstergenin dikkate alındığı çalışmanın 2015 yılı raporunda Türkiye, AB ortalamasının oldukça altında bir performans göstererek, çalışmaya dâhil edilen 34 ülke arasında 31. Sırada yer alıyor. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü öncülüğünde gerçekleştirilen ve 141 ülkenin dâhil edildiği daha geniş kapsamlı bir çalışma olan Küresel Yenilik Endeksinde ise çeşitli alt başlıklarda 79 göstergenin farklı ağırlıklarla hesaba katıldığı bir endeks oluşturuluyor. Bu kapsamlı çalışmanın sonuçlarına göre ise 2015 yılında Türkiye 141 ülke içerisinde 58. sırada yer alıyor. Bu tür çalışmalar geriye doğru incelendiğinde ülkemizde teknoloji yeteneğinin artırılması yönünde sürdürülen çalışmalarla belirli bir ivme kazanıldığı gözlenebilmekle birlikte uluslararası karşılaştırmalarda henüz düzey olarak arzulanan konumda olunamadığı görülüyor.

Yeni teknolojilerin alıcısı konumunda kalmamak ve uzun vadede geliştirici konumunda olabilmek açısından gelişmekte olan ülkelerin özellikle ve öncelikle eğilmesi gereken alanların başında eğitim geliyor. Daha yetenekli ve daha nitelikli çalışanlara duyulan ihtiyacın giderek artacak olmasının yanısıra, yeni sanayi devrimiyle ortaya çıkması beklenen ekonomik yapıda neredeyse tüm aktörlerin rolleri yeniden tanımlanacak. Ulusal teknoloji yeteneğinin artırılabilmesi için eğitimin de bu yönde yapılandırılması, diğer tüm çabalar için sağlam bir temel oluşturulmasına hizmet ediyor.

Önceleri kas gücünün ikamesi haline gelen robotların şimdilerde bilişsel yeteneklerin ikamesi haline gelmek üzere olduğunun eğitim ve istihdam açısından özellikle dikkate alınması gerekiyor. Yeni sanayi devriminin özünde yer alan siber fiziksel sistemler ve nesnelerin interneti gibi gelişmelerin yanında robotik alanındaki gelişmelerin istihdam üzerinde çok önemli etkileri olması bekleniyor. Robotlar işgücünü hızlı bir şekilde ikame etmeyecek olsa da yine de imalat sanayi istihdamında giderek artan bir pay alacaklar. Carl Benedikt Frey ve Michael A. Osborne tarafından 2013 yılında gerçekleştirilen bir çalışmada Amerika Birleşik Devletlerinde 700’ün üzerinde meslek tek tek değerlendirilerek, bunların %47’sinin önümüzdeki 10 ila 20 yıl içerisinde robotlara devredilebileceği, dolayısıyla risk altında olduğu tespit edilmiş. Gelişmekte olan ülkelere ilişkin tahminler ise %85’lere kadar tırmanıyor. Robotik alanındaki gelişmeler, robotların insanlarla bir arada çalışmasına elverecek şekilde ilerliyor. Daha çok, daha çeşitli ve daha nitelikli algılayıcılarla donatılmış robotlar çevrelerini daha iyi algılayıp karşılaştıkları durumlara yanıt verebilir hale geliyorlar. Fiziksel olarak daha çevik, esnek ve uyumlu yeni nesil robotlar, nesnelerin interneti üzerinden iletişim kurarak önden programlama ihtiyacını azaltıyor. Daha çeşitli işler için kullanılabilir hale gelen robotlar özellikle tekrara dayalı, rutin ya da tehlikeli işlere aday. Dünya çapında satılan endüstriyel robot sayısında son yıllarda istikrarlı bir artış eğilimi var. Önümüzdeki yıllarda da gelişmelerin etkisiyle robot satışlarında iki haneli yıllık artış oranları bekleniyor. Robotların niteliği artarken fiyatı ucuzladığından, bunun gerçekçi bir beklenti olduğu söylenebilir. İnsanlar için güvenlik sakıncası oluşturmayan yeni nesil akıllı ve hafif robotların rutin veya tehlikeli işleri devralmasıyla insanların daha karmaşık işleri ve bu arada robotların kontrolünü ve yönetimini üstlenmesi bekleniyor.

Bu gelişmelere çalışanlar açısından bakıldığında, daha nitelikli işlere doğru bir yönelimin ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor. Değişime uyum sağlayabilen, yeterlilikleriyle olduğundan çok, yetenekleri ve yaratıcılığıyla ön plana çıkan bir çalışan profili öngörülüyor. Diğer yandan, yaratıcılık ve problem çözme gibi bilişsel yeteneklerin yanında duygusal zekâ ve sosyal beceriler de yeni çalışma hayatında daha önemli bir hale gelecek. Teknolojik gelişmenin hızı iyiden iyiye arttığından çalışanların öğrenme ve yeniliklere uyum sağlama yetenekleri de ön plana çıkacak.

Ülkemizde eğitim sisteminin bu profile uygun bireyler yetiştirip yetiştiremediği, OECD tarafından gerçekleştirilen çalışmalar üzerinden irdelenebilir. Örneğin 15 yaş grubu öğrencilerin matematik, fen ve okuduğunu anlama alanlarında değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) Sınavı sonuçları bu konuda Türkiye’nin mevcut durumu hakkında fikir verebilir. Bu sınavda öğrencilerden özellikle fen ve matematik alanlarında sahip oldukları bilgilerini kendilerine verilen sorunlara uygulayarak çözüme ulaşmaları bekleniyor. Diğer bir deyişle sadece öğrencilerin bilgilerinin değil de bu bilgiyle neler yapabildiklerinin (sorunun analiz edilmesi, bilgilerin sentezi, yaratıcı bir şekilde duruma uygulanması…) ölçüldüğü bir sınav gerçekleştiriliyor. 2003 yılından bu yana üç yılda bir gerçekleştirilen sınavların sonuç raporları oldukça kapsamlı olmakla birlikte, alınan puanların gözden geçirilmesi durumun karşılaştırmalı olarak ortaya konması için yeterlidir. Tablo 2’de Türkiye’nin 2003 -2012 yılları arasında katıldığı sınavlardan elde edilen puanlar, OECD üye ülkeleri ortalamasıyla karşılaştırmalı olarak verilmiştir. Görüldüğü gibi, yıllar itibarıyla bir gelişme söz konusu olmakla birlikte ülkemiz, OECD ortalamasından anlamlı derecede düşük puanlar almaktadır.

OECD tarafından gerçekleştirilen bir diğer çalışma ise yetişkin bireylerin okuryazarlık, sayılar ve matematiksel kavramlara yatkınlık ve teknolojik açıdan zengin ortamlarda sorun çözme (enformasyona ulaşma yorumlama ve değerlendirme, dönüştürme ve iletişimini yapabilme) yetkinliklerini ölçmek amacıyla gerçekleştirilen Yetişkin Yetenekleri Anketi’dir. Ankette ayrıca katlımcıların yeteneklerini iş hayatında ve gündelik hayatlarında nasıl kullandıkları, eğitim düzeyleri, sürekli eğitim faaliyetlerine katılımları gibi diğer konularda da sorular yöneltilmektedir. Ülkemizde 2015 yılında tamamlanan anket çalışmasının sonuçlarına göre Türkiye’de yetişkinler her üç alanda da çalışmaya katılan diğer OECD ülkelerinin ortalamasının altında performans gösteriyor.

PISA sınavında öğrencilere ülkemizde alıştığımız ‘iyi tanımlanmış sorun’ niteliğindeki soruların yanında, ‘kötü tanımlanmış sorun’ niteliğinde sorular da yöneltiliyor. Bir sorunda, içinde bulunulan durum ve ulaşılması istenilen durum açıkça belirlenmişse ve istenilen duruma ulaşmak için izlenmesi gereken yöntemler de yeterince açıksa, bu iyi yapılandırılmış bir sorun olarak tanımlanıyor. Eğer içinde bulunulan durum ya da varılmak istenen durum net değilse, kullanılması gereken yöntemlerin hangileri olabileceği muğlaksa bu da kötü yapılandırılmış bir sorun olarak tanımlanmakta. Yaşamda karşılaşılan sorunların büyük bir kısmının, yaratıcılık gerektiren, kötü yapılandırılmış sorun niteliğinde olduğunu belirtmek gerekiyor.

C. Page Moreau ve Marit Gundersen Engeset, bu yılın başlarında yayınladıkları bir araştırmalarında iyi tanımlanmış sorunlarla uğraşmanın bireylerde hem yaratıcılığı hem de yaratıcı faaliyetlere katılma isteğini azalttığını tespit ettiler. Araştırmacılar, denekleri gruplara ayırarak bir kısmını iyi tanımlanmış sorunlarla (deney amacıyla hazır Lego kitleri) diğerlerini ise kötü tanımlanmış sorunlarla (klasik Lego blokları) uğraştırdıktan sonra testlere tabi tutmuşlar. Araştırmada herhangi bir talimat içermeyen ve serbest bir şekilde istenen şekle ulaşılan standart lego bloklarıyla kendi tasarımlarını yaparak uygulayan gruplar ile belirli bir modelin elde edildiği adım adım talimatlar içeren hazır lego takımlarını yapan gruplar arasında yaratıcılık bakımından ciddi ve uzun döneme yansıyabilecek bir fark tespit edilmiş. Sonuçta bu iki farklı sorun tipinden biriyle yoğun olarak karşılaşmak tamamen farklı mizaçlara yol açıyor. Şaşırtıcı olmayacak şekilde, kötü tanımlanmış sorunlarla uğraşarak daha yaratıcı olanlar, iyi tanımlanmış sorunlar karşısında da hiç sıkıntı çekmiyor.

İnsanı insan yapan, hayal kurma, ilham, yaratıcılık, yenilikçilik, duygusal zekâ, azim, sabır gibi bazı özelliklerdir. Bunlar, robotların sahip olamayacağı özellikler arasında yer alıyor. Her ne kadar teknoloji şimdilerde basit bilişsel yeteneklerinin ikamesi haline gelmek üzereyse de sonuçta robotlar talimatları takip eder ve bunun dışına çıkamaz. Bu bakımdan robotların öncelikle iyi tanımlanmış sorunların çözüldüğü işleri insanların elinden alacağını söylenebilir. Bilindiği gibi eğitim sistemimizde eğitim amaçlarına ulaşılıp ulaşılmadığı çoktan seçmeli sınavlarla ölçülmekte. Öğrenciler daha çok ezbere dayalı, verilmiş seçenekler arasından doğrusunu bulmaya yoğunlaştıkları ve bu sırada talimatlara uydukları sınavlarla yoğrulmuş bir eğitim deneyiminden geçiyor. Şimdiki haliyle öğrencilerin yoğun olarak iyi tanımlanmış sorunlarla karşılaştığı eğitim sisteminin, robotların insanları taklit edebileceği niteliklere değil, yukarıda örnekleri verilen niteliklere ağırlık vermesi gerekmekte. Aksi takdirde robotlar insanlaşma eğilimindeyken, eğitim sisteminin insanları robotlaşmaya sürükleyip sürüklemediği geçerli bir tartışma konusu olacak.
Gerek PISA sınavları ve gerekse Yetişkin Yetenekleri Anketi çalışmalarının sonuçları uluslararası karşılaştırmada eğitimde henüz arzulanan düzeye erişemediğimizi gösteriyor. Yeni iktisadi yapıya hızla uyum gösterebilmek ve kendi teknolojilerimizi üretir duruma gelmek açısından eğitim sisteminin de yeni sanayi devriminin öngörüleri ışığında geliştirilmesi gerekmekte. Örneğin, eğilimi bu yönde olan bireyler için STEM eğitimi özellikle önemli. Sanat, tasarım, programlama ve girişim gibi alanlara genişletilebildiği görülen STEM eğitim modelinde fen, matematik, teknoloji ve mühendisliğin ilk, orta, lise ve yükseköğretimde birbirlerini kapsayacak bir biçimde öğretilmesi hedefleniyor.

Ancak yetişmekte olan bireylerin beklentiler doğrultusunda çizilen bu dünyada kendilerine yer bulabilmeleri için STEM gibi alanlarda da olsa bilgiyle donatılmaları yeterli olmayacak gibi görünüyor. 21. yüzyıl becerileri olarak anılan yaratıcılık, eleştirel düşünme, problem çözme, işbirliği yapabilme gibi beceriler daha da önemli hale gelecek. Bu şekilde yetiştirilmiş bilim insanlarının, araştırmacıların, mühendislerin, teknisyenlerin ve nitelikli işçilerin süreçte önemli rol oynayacağı beklenmekte. Diğer yandan, yeni sanayi devriminde ortaya çıkması beklenen ekonomik yapıda giriş engelleri görece düşeceğinden ve coğrafi konum da görece önemsiz hale geleceğinden, bireylerin tasarımlarını ve fikirlerini internet üzerinde birleşen dünyaya sunarak küresel beynin bir parçası haline gelme potansiyeli de bulunmakta. Burada yetenekler önemli rol oynayacak. ABD Rekabet Edebilirlik Konseyi’nin Deloitte firması işbirliğinde gerçekleştirdiği Küresel Rekabet Edebilirlik Endeksi çalışmasının bir kısmı da imalat sanayinde rekabetçiliği belirleyen unsurları belirlemek amacıyla uluslararası firmaların yöneticileriyle anket yapılmasından oluşuyor. Bu anketin 2016 yılı sonuçlarına göre uluslararası firmaların üst düzey yöneticileri için ‘yetenek’, verimlilikten de önemli görülerek rekabet gücünün birinci sırada gelen unsuru olmuş.

Özetle, yeni sanayi devriminin ortaya çıkaracağı ekonomik yapı içinde teknolojinin sadece alıcısı konumunda kalmadan kendi teknolojilerimizi geliştirir konuma gelmek uzun vadeli verimlilik artışı ve büyüme için kritik bir önem taşımakta. Dördüncü sanayi devrimine, gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerce yarattığı fırsat ve tehditler bakımından dikkate alınması gereken bir öngörüsü olarak bakmak gerekiyor. 2008 küresel finansal krizinden sonra gelişmiş ülkeler makroekonomik stratejilerinde imalat sanayine yeniden merkezi bir rol vermeye başladı. Büyümenin sınırlarını genişletme ana amacıyla hareket eden gelişmiş ülkelerin yeni sanayi devrimine dönük yatırımlarla imalat sanayi faaliyetlerini tekrar kendi ülkelerine çekmek ve geliştirecekleri teknolojilerin (örneğin siber fiziksel sistemlerin, ilgili yazılımların ve danışmanlık hizmetlerinin) sağlayıcısı olmak gibi amaçları da var. Bu yönde stratejiler yürürlüğe konmaya ve yatırımlar yapılmaya başlandı. Günümüzde teknolojik gelişme süreci, buluş-yenilik-yayılma aşamalarının iç içe geçtiği karmaşık bir süreç haline gelmiş durumda. Teknolojik yeniliklerin ortaya çıkması, çok çeşitli faaliyetlerin etkileşim içinde gerçekleştirilmesini gerektiriyor. Bu etkileşim işletme içiyle sınırlı kalmıyor, işletmenin diğer işletmeler, tüketiciler, üniversiteler ya da ARGE merkezleri gibi aktörlerle de yoğun etkileşim ve işbirliği içinde olması gerekiyor. Teknolojik bilginin ortaya çıkarılması giderek artan bir şekilde karmaşıklaşmakta ve zorlaşmaktayken devletin teknolojik gelişmenin sağlanmasında aktif rol üstlenmesine duyulan ihtiyaç da belirginleşiyor. Ülkemiz, uluslararası karşılaştırmalarda teknoloji yeteneği ve verimlilik düzeyi bakımından henüz arzulanan konumda bulunmuyor. Yeni teknolojilerin transfer edilmesi ve yaygın şekilde kullanılabilmesi için yapılması gerekenler ise geniş bir yelpazeye yayılıyor. Öncelikle, veri iletim ve depolama sistemleri, analiz yöntemleri, iletişim protokol ve standartları, siber güvenlik gibi alanlarda yoğun araştırma ve geliştirme çalışmaları yapılması gerekmekte. Ön koşul olarak nitelendirebileceğimiz bu alanların yanısıra devletin işbirliğini ve eşgüdümü sağlamak adına yapabileceği bazı çalışmalar da söz konusu. Kamuoyunda farkındalık oluşturmak; işbirliği mekanizmasını kurarak işletmek; yol haritasına dayanak oluşturacak analizleri yapmak, strateji belirlemek; hukuki altyapıyı oluşturmak; öne çıkması ve kilit önemde olması beklenen ileri teknoloji ürün ve malzemeleri belirlemek; teşvikleri buna göre planlanmak ve yönlendirmek; işbirliği kültürünü geliştirmek bunların arasında yer alıyor. Uzun vadede bu ve buna benzer çalışmaların sonuç verebilmesi için insan kaynağına dönük çalışmalar bir temel oluşturuyor. STEM gibi alanlarda eğitimin nitelik ve nicelik olarak geliştirilmesi ve bireylerin bilgiyle donatılmaları bu açıdan gerekli olmakla birlikte yeterli görülmüyor. 21. yüzyıl becerileri olarak anılan yaratıcılık, eleştirel düşünme, problem çözme, işbirliği yapabilme gibi beceriler daha da önemli hale gelecek. Teknolojik gelişmeleri hızlı bir şekilde özümsemek, kurulan yeni ekonomik yapıda rahat bir şekilde yerini alabilmek ve hepsinden önemlisi kendi teknolojilerini geliştirir duruma gelmek için bireylere eğitimle kazandırılan bu nitelikler büyük önem taşımakta.
Bazı yorumculara göre, yaşamımızı kökten değiştirecek, ölçek kapsam ve karmaşıklık bakımından öncekilerden çok daha büyük bir teknolojik devrimin eşiğindeyiz. Böyle bir devrimin insanlığın durumunu ne yönde etkileyebileceği de gündemdeki önemli konu başlıklarından birisidir. Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, bilimsel araştırmalar ve teknolojik gelişmelerin, ekonomik ve siyasi çıkarlar doğrultusunda finanse edildiği dolayısıyla insanlığın durumunu kendiliğinden iyileştirmediği görülebilmektedir. Teknolojik gelişmelerin, sosyal adaleti geliştirerek herkese eşit refahı sağlaması için bu yönde bir iradenin oluşması gerekmektedir. Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu ve başkanı Klaus Schwab’ın belirttiği gibi, “Yeni sanayi devrimini hazırlayan teknolojik gelişmeler, en kötümser senaryoyla insanı ‘robotlaştırarak’ yürekten ve ruhtan yoksunlaştırma tehlikesi taşıdığı gibi, ortaklaşa sahiplenilen değerler bilincine yükseltme potansiyeli de taşımaktadır. Bize düşen bunun olmasını sağlamaktır.” Hükümetler ve düzenleyici kuruluşlar, sivil toplum, akademisyenler, uzmanlar ve iş dünyası sürekli bir işbirliği içerisinde geleceği insan odaklı ortak değerler ve amaçlar yönünde beraberce şekillendirmelidir.
 

Tablo 1. İmalat Sanayi Rekabet Endeksi (2014, ABD:100)

Kaynak: “Shifting Economics of Global Manufacturing”, Boston Consulting Group


Tablo 2. OECD PISA Sınavı Puanları

Kaynak: OECD